Uyanış gününe doğru


03.10.2011

İslam dünyasında yaşanan son gelişmeler iyimserlik aşılamaktadır. Sanki İslam dünyası kendi bilgelik yaşına yaklaşıyor, bu arada yüz çizgileri yumuşuyor, bakışları berraklaşıyor. «Devrim» olarak tanımlanan hareketler üzerinde kan lekeleri görülse de, acılar çekilse de bu, hiç şüphesiz, bir arınma, yenilenme sürecidir.

Bu muazzam değişimin araçları farklı, zaman zaman beklenmedik şekle girebilir ve hatta Müslümanların menfaatlerine aykırı da görünebilir. Her şeye rağmen, bu büyük kargaşa içinde olayların mahiyetini (özünü) gözden kaçırmamız gerekmektedir. Bize göre bu öz çıkar düzlemindedir; bu çıkarlar jeopolitik, ideolojik veya ekonomik olabilir. Bunlar başlıca dinamikler olarak görülseler de, arka planda daha derin, daha stratejik bir Program var ve o beşerin (ölümlülerin) eseri değildir. Bakınız, İslam kılıfına bürünmüş tiranlıklar peş peşe düşüyor ve tiranların her birinin kendi halkına ve genel olarak ümmete karşı yıllardan beri işledikleri suçları haklı göstermek için özgü dünyevi gerekçeleri, dinsel mazeretleri var.

TİRANLAR BİR BİR DEVRİLİYOR

Tiranlar Batı emperyalizmini ve karanlık güçleri komplo yapmakla ve «devrimleri» örgütlemekle suçluyor, ama onların hiç birisi bu güçleri onlara karşı kimin ve niçin yönelttiğini bir dakika bile olsun akıl edemiyor. Onlar on yıllar boyunca kendi halklarına acımasızca zulüm ettiler, ama şimdi kendileri bir gün bile böyle bir zulme dayanamayacakları ortaya çıktı. Bu insanlar sadece düşmanlarından kaçmak zorunda kaldıklarında Allah’ı hatırladılar, mutlak hâkimiyet yıllarında ise O’nu tamamen unutmuşlardı. Onların felaketli biçimde düşme katsayıları işledikleri suçların ağırlığıyla eşittir. Kendi kibirleriyle ne kadar yüksekteydilerse aşağılanmanın dip noktasına da o kadar sert çakıldılar. Hiç birisi kendi kısmetinin adil olmadığı konusunda tek bir kelime bile etmek durumunda değil, zira onların hayali krallıklarından farklı olarak burada her şey adildir.

«Arap Baharı» denen süreç İslam Dünyası için öncelikle ahlaki bakımdan muazzam önem ifade etmektedir. Elbette, olayların bu yönde yorumlanması modern politikanın Makyavelist temsilcilerine yeterince pragmatik görünmeyebilir. Ama bu, konunun değerini eksiltmez. Biz bu dersi, beklenmedik bir sınava tabi tutulan öğrenci sorumluluğuyla incelemeliyiz. Bu sadece zalimler için, henüz tahtında oturmaya devam eden padişahlar için değil, bu henüz ayaklanmamış, ama ayaklanmak için sabırsızlanan mazlumlar için de bir sınavdır. Her kes bilmelidir-ki, mazlumlar sadece zalimler ile yerlerini değiştirmek için ayaklanacaklarsa, kimse sınavı geçemez. Uzun yıllar boyunca despot rejimlerce yönetilen Orta Asya ülkelerinde böyle bir tehlike vardır. Her şeye ve her kese karşı kızgınlık, ezilen kitlelerin en korkunç özelliğidir.

Ayrıca bu ülkelerde yirmi yıllık sözde bağımsızlık ortamında helal ile haramdan haberi olmayan bir kuşak yetişti. Mafya ve hazine hırsızları – bu kuşağın taklit ettikleri ilahlarıdır. Bu ortamda bizim toplumumuzda zihniyet reformu, siyasal ve ekonomik reformlardan daha önemsiz değildir elbette.

UYANIŞ GÜNÜ YAKLAŞIYOR

Nasıl olursa olsun, her şeye rağmen, Orta Asya kendi uyanma gününe yaklaşmaktadır. Belki bizim istediğimizden daha yavaş, ama yaklaşmaktadır. O gün ne kadar yaklaşıyorsa, tehlike ve endişe duygusu da o kadar artmaktadır. Çünkü biz biliyoruz; Adalet için yapılan her mücadele adaleti getirmez.

Her devrim halkların uyanmasına hizmet etmez. Sınırsız özgürlük ışınları imanı zayıf insanları köreltebilir ve onlar coşkulu bir körlük ortamında hayali milli çıkarlar uğruna kardeşlerini katletmeğe başlarlar. Bölgemizde olayların bu yönde gelişebildiğinin yeterince örneği var. Yaralarımız henüz çok tazedir… Kırgızistan’da denetimsiz özgürlükten körelen insanların vurduğu yaraları kastediyorum.

Orta Asya tiranları süngülerin yardımıyla sağladıkları sükûnetle övünedursunlar. Ama bu sükûnetin alt katmanlarında bir kasırga gelişmektedir. Kasırga koptuğunda yaşanan sürecin özünü gözardı etmemeliyiz. Doğru yolun, sıratı müstakimin ipini elden kaçırmamalıyız. Doğru yolu gösteren bu ipin adı ‘adalet’tir.

SSCB çöktüğünde onun yıkıntıları üzerine kendi yeni devletlerimizi kurabileceğimiz için sevindik. Bu ciddi bir yanlıştı. Yıkıntılar üzerine hiçbir şeyin hele bir devletin, kesinlikle kurulamayacağını çabuk fark ettik. Eski Sovyetler Birliği’nin, totaliter rejim yöntemlerinden vazgeçen cumhuriyetleri kendi devlet yapılanmalarında yeni bir düzeye ulaştılar, geçiş dönemi denen aşamanın sarsıntılarını görece kolay atlattılar. Şeklen İslam devletleri adlandırılan devletler, İslam ile ne zihni ne de ideolojik bağları olan kişilerce yönetiliyordu. Bu kişiler aynı zamanda Batı demokrasisine de ait değillerdi. Onlar 1991 yılında Belovejye’de üzeri çizilen Homo Sovieticus türüne aittiler. Ben halkımızın bu despotlarca yönetilmeyi hak etmediği retoriğine katılmıyorum. Biz bunu hak etmeseydik, onlar bizim tepemizde oturmazlardı.

HAK ETTİĞİMİZ GİBİ YÖNETİLİYORUZ

Peygamber Efendimiz Muhammed Aleyisselam sellallahü aleyhi vesellem hadisinde diyor ki: «Hak ettiğiniz kişilerce yönetilirsiniz.» (Deylemi, İbn Hacer Askalani). Tabii, bu durum el kolumuzu yanımıza salıp beklememiz gerektiği anlamına gelmez. Zira Kur’an-ı Kerim şöyle der: «Onlar kendi nefislerindeki hali değiştirmedikçe , süphesiz, Allah bir kavmi değiştirmeyecektir»(15/11) .

Hareket etmemiz gerekir ve ediyoruz. Bizim yapabileceğimiz bundan ibarettir. Zira Kur’an-ı Kerim 15- süre 5- ayetinde: «Hiçbir ümmet ecelinin ne önüne geçebilir, ne de onu geciktirebilir» denmektedir.

Tiranların trajedisi şu ki, onlar farklı düşünüyorlar. Onlar milyarlar toplayarak acı sonlarını ertelemeğe çalışırlar. Saddam böyle yaptı, Mübarek böyle yaptı, Kaddafi böyle yaptı. Bizim Özbekistan’daki tiran da böyle yapıyor, gerçi onun devletinin iç-dış emareleri yüce Allah’ın vaat ettiği günün çok yakın olduğunu göstermektedir. Her tiran eski dostlarının başından düşen taçlara bakarak: «Suç kendisinde, ben onun gibi ödlek olmam, ben sonumu engellerim», diye düşünüyorlar. Bunu yaparken de, Batı veya Doğu’dan hiçbir tepki almadan, çok kolayca kan gölünde boğduğu Andican’ı da hatırlamıyor değil. Bunun da ötesinde, ezilen halkların ayaklanmasını önlemek konusunda kendine yardım öneren süper güçler de ona tempo tutuyorlar. Böylesine çifte standart politikaları bugün her zamankinden daha fazla rağbet görmektedir. Ve Batılı Makyavelistler bunu gerçekçi politika (reelpolitik) diye adlandırıyorlar.

ÇİFTE STANDARDA YER YOK

Bu koşullarda Müslüman devletler kendi ezilen kardeşlerini desteklemek zorundadırlar. Nerede olurlarsa olsunlar orada desteklemelidirler. Onların kendi ülkelerinde özgürlük ve adalet için sürdürdükleri mücadeleye destek vermelidirler. Müslümanlarda çifte standart olamaz. Bizim Peygamberimiz Muhammed Aleyisselam sellallahü aleyhi vessellem bize bir tek standart – Kur’an-ı Kerim standardı – vasiyet etmiştir. Orada yalan ve ikiyüzlülüğe yer yoktur. Müslümanların ‘Kur’an-ı Kerim kitaptır, hayat ise hayattır’ türünden bir demagojiden vazgeçmeleri gerekir. Bu tür bir demagoji onları Doğu’nun münafıklarına ve Batı’nın Makyavelistlerine yakınlaştırır. Kur’an-ı Kerim bizim için hayatın kendisi değil de, sadece bir kitap olarak kaldığı sürece, bizler mazlum olduğumuz halde zalim olarak kalacağız. İnşallah, biz bu gerçeği çabuk anlarız ve uyanış gününe kadar kendimizi değiştirmeği başarırız.

 

http://muhammadsalih.com/2011/10/03/uyanis-gunune-dogru/

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: