Muhammed Salih: Diz çöktüğümüz yerden ayağa kalkıp Aziz Özbekistan’ımızı virâneden gül bahçesine dönüştüreceğiz


07.02.2011

Fergana

Fotoğraflar Muhammed Salih’in kişisel arşivinden alındı.

Muhalefette olan herhangi bir siyasî gücün sadece iktidardakileri eleştirmesi değil, belki gelecekle ilgili kişisel düşüncelerini, öz yurdundaki siyasî ve ekonomik meselelerin çözümüne dair kendi varyantlarını öne sürmesi gerekir. Ne yazık ki günümüz Özbekistan’ında muhalefet liderleri yerel ve ulusal basın, radyo ya da televizyon aracılığıyla vatandaşlarına ulaşma imkanından mahrumlar; Cumhuriyetimizde idarî birimlerin düşünce ve konuşma özgürlüğüne dair çoğu kez  merasimlerle gösterişli bir şekilde yaptıkları açıklamalara bakılmaksızın oldukça sıkı bir sansür uygulanmakta, muhalefet üyeleri ise yabancı ülkelere kaçarak oralarda yaşamak zorunda. Onların kişisel web sayfalarında da önemli beyanatlar az yer almakta. Bunun için de biz onlara Özbekistan’ın iç ve dış siyasetinin en önemli konuları hakkındaki kişisel duruşlarına açıklık getirmeleri, onlara ülkede nasıl yaşamak, hangi değişim ve yenilikleri gerçekleştirmek, hangi yoldan yürümek gerektiğini beyan edebilmeleri için “Fergana” haber ajansının olanaklarını sunmaya karar verdik. Bugün biz ilk mülakat olark “Erk” partisinin lideri Muhammed Salih ile  yaptığımız mülakatı takdim ediyoruz.

Muhammed Salih: Kısa Tercüme-i hâl

Muhammed Salih (Sovyet pasaportunda Madaminov Salay) – Özbek yazar, şair, siyaset adamı, muhalefetteki “Erk” partisinin lideri. 1949 yılının 20 Aralık gününde Harezm vilâyetinin Ürgenç şehrinde doğdu.  Askerlik hizmetinden sonra Taşkent Üniversitesi Gazetecilik Fakültesine girerek 1975 yılında burayı bitirdi. 1977’de yayımlanan ilk şiir kitabı onun öncü şair olarak anılmasını sağladı fakat daha sonra onu şiirde “ulusal değerlerden uzak, batıcı şair” olarak isimlendirmeye başladılar.

Komünist Partiye üye olmadı. Onun Özbekistan Yazarlar Birliği bünyesinde edebiyat alanındaki yenilikçi faaliyetlerine bağlı  siyasi  faaliyeti 1980’lerin ortasında başladı. 1984 yılında resmî millî edebiyat, dil ve tarih tezine karşı ilk siyasî manifestosunu yazdı. “Yeniden Yapılanma” başladığında Salih “Birlik” hareketinin kurucularından biri oldu. 1989 yılında o, “Erk Partisi”ni kurdu. 1990 yılının 20 Haziran’ında Özbekistan Yüksek Sovyet’inde milletvekili oldu. 1990 yılında “Erk Partisi”nin girişimleriyle Yüksek Sovyet Özbekistan’ın Bağımsızlık Deklarasyonunu kabul etti.

1991 Aralık ayında Salih devlet başkanlığı seçimlerinde Özbekistan Devlet Başkanı İ.Kerimov’un karşısında kalan yegane aday oldu. O vakit Salih mağlubiyete uğradı fakat bu süreçte Özbek toplumunda onun taraftarlarının az olmadığını gösterdi. Birçok gözlemciye göre bu durum ülkenin halihazırdaki başkanını “siyasî kilitleri sıkılaştırma”ya sevk etti. 90’lı yılların ortalarında Salih’e karşı dava açtılar, o Norveç’e göç etti. 1999 yılının Şubat ayında Taşkent’te meydana gelen gizemli patlamalardan sonra  Özbekistan yönetimi Salih’i bu terör hareketlerinin planlayıcısı olarak tayin ettiler. Günümüzde o Özbekistan kanunlarına göre suçlu. Taşkent onun hakkında yasal düzeni yıkmaya kalkıştığı için gıyabında on beş yıl hapis cezasına hükmetti.

2009 yılında M.Salih ve bazı siyasetçilerin girişimleriyle Özbekistan muhalif güçlerinin “13 Mayıs İttifakı”  koalisyonunu kurdu. İttifaka “Erk Partisi” , “Andican Adalet ve Kalkınma Partisi” ve “Dayanç” teşkilatları katıldı.

M.Salih iki evlilik yaptı. İlk evliliğinden iki oğlu ve bir kızı; ikinci evliliğinden bir oğlu ve bir kızı var.

(Malumatlar Wikipedia)

GEÇMİŞ ve BUGÜN

Fergana: Ne zaman ve hangi sebeplerden dolayı yurt dışına çıktnız? Şu an nerede yaşıyorsunuz? Neyle iştigal ediyorsunuz? Geçiminizi hangi yola sağlıyorsunuz? Siyasetle ilgilenmeye vakit bulabiliyor musunuz? İlgilenebiliyorsanız faaliyetiniz hangi boyutta öz ifadesini bulabiliyor?

Muhammed Salih: Ben Özbekistan Yüksek Meclisi milletvekiliydim, Erk Partisi grubunu yönetiyordum. 1991 yılının Aralık ayında muhalefetin adayı olarak Başkanlık seçimlerine katıldım ve seçmenlerin genelinin %12.7’sinin oyunu aldım. Seçimden sonra muhalefete karşı baskı ve tasfiye hareketi güçlendi ve ben bunu protesto etmek için 2 Temmuz 1992’de Yüksek Meclis’teki  milletvekilliği görevimden istifa ettim.

Aralık ayına geldiğimizde beni “Millî Meclis” kurmakla suçladılar, halbuki bu teşkilatla hiçbir ilgim yoktu. Buna aldırmadan beni 1993 yılının Nisan ayında beni tutuklayarak İçişleri Bakanlığının meşhur bodrumuna attılar. Fakat çok geçmeden uluslararası toplumun baskısıyla yeraltı zindanından çıkarmaya mecbur kaldılar. Ama bana şehirden ayrılmamam konusunda belge imzalattılar.

Birkaç gün geçince dostlarım ve parti mensubu arkadaşlarım gelerek geçici bir süre için ülkeyi terk etmemi ricâ ettiler. Onların yanında emniyet amiri Yarbay Alimcan Şerepov vardı. Onun söylediğine göre Krimov yönetimi bendenize karşı suikast düzenlemeyi kararlaştırmıştı.

Ben Taşkent’ten ayrılmayı hiç istemedim fakat dostlar tekrar gelerk beni geçici olarak şehirden ayrılmaya ikna ettiler.

Ben önce Alma-ata’ya oradan da Bakü’ye gittim, orada Azerbaycan Devlet Başkanı Ebulfeyz Elçibey ile görüştüm. Sonra Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın teklifiyle Türkiye’ye gittim. Benim sürgün hayatım bu şekilde başladı.

Bugün Norveç’te yaşıyorum. Sık sık Türkiye’ye geliyorum. Çocuklarım büyüdü, çalışıyorlar; refikam da çalışıyor. Ben makaleler, bazen de edeb’i yazılar kaleme yazıyor, çeviriler yapıyor; koleksiyonlar hazırlayıp yayımlıyorum. Yakınlarda 4 ciltlik “Peygamberler Tarihi”ni hazırlayarak neşrettim.

Partiyle ilgili faaliyetimi de devam ettiriyorum. Yurt içinde gayelerimizi tanıtmaya devam ediyorum.

Muhammed Salih, kızı ve eşiyle, Frankfurt


DEVLET’İN YAPISI HAKKINDA DÜŞÜNCELER
– Sizce hangi yönetim biçimi Özbekistan için en uygun yönetim biçimi: Başkanlık sistemi mi yoksa parlamenter yapı mı?

– Şu aşamada bizim için en uygun devlet sistemi, başkanlık sistemidir. Fakat bir şartla, bu sistemi denetlemek amacıyla cezai sorumluluk kurumunu güçlendirmek şartıyla. Develet başkanının icraatlarını yasama meclisi aracılığıyla denetlemek lazım. Yine anayasaya bir madde eklemek mümkün: halkın zulüm karşısında başkaldırabilme hakkı olduğuna dair bir madde.  1776 yılında Amerika’nın 13 devleti tarafından kabul edilen Bağımsızlık Bildirgesinde diğer maddelerin yanında “halkın zulüm kaşısında başkaldırabilme hakkı” doğrultusunda madde de vardı.

Bu iki mekanizma, cezai sorumluluk ve “halkın zulüm kaşısında başkaldırabilme hakkı” maddesi diktatörlük sevdalılarını dizginlemek için oldukça etkili araçlar olurdu. Misal olarak ABD anayasasında cezai sorumlulukla ilgili şu ifadeler var “ABD’de bütün başkan, başkan yardımcısı ve sivil memurlar vatana ihanet, rüşvet ve diğer ciddi suçlar için cezai sorumluluk kapsamında görevlerinden uzaklaştırılabilir.”

Geçiş döneminde demokratik ülkelerin bu tecrübesinden yararlanmak yerinde olurdu. elbette bu maddeleri doğrudan almak şart değil, onları kendi şartlarımıza uyarlamak mümkün.

– Niçin aynen başkanlık sistemini seçiyorsunuz?

– Çünkü bizim yönetimde anarşiye meyilli olma hali hâlâ güçlü. İnsanlar bunu anlıyor ve bunun için de hiçkimsenin hiçbir şey için sorumlu olmadığı çoksesli, meçhul parlamentoyu değil; devletin her bir belirli hareketi için sorumluluğu üstlenebilecek gerçek siyasî figürleri görmeyi istiyor.

Hatta 90 yıldır parlamenter cumhuriyet olan Türkiye’de de başkanlık sistemine geçmek için tartışmalar yapılıyor. Türk siyasetçileri bunun sebebi  olarak parlamenter sistemin etkili çalışamamasını gösteriyor.

– Mevcut siyasî sistemi hangi doğrultuda ıslah etmek gerek? Bunu gerçekleştirmek için ne kadar zaman lâzım? Siz demokrasinin ortaya çıkabilmesi için 100-200 yıl lâzım görüşüne katılıyor musunuz? Yoksa onu daha çabuk, meselâ bir yıl içinde kurmak mümkün mü?

– Devletin rejimi içtimaî hukuk ve uluslararası hukuk normlarına göre yeniden şekillendirilecek. Devlet idaresinin bütün yetkilerinin tamamıyla halkın egemenliğinde olması gerek. Halk, egemenliğini yasama, yürütme ve yargı aracılığıyla kullanması lâzım. Onun herhangi bir yetkisini hiç kimse  halkın iradesine aykırı bir şekilde ele geçirme hakkına sahip değildir.

Bu devlette insan devlet için değil, devlet insan için olacak. Yönetim mekanizması egemenlik hakkını halkımızdan alacak. Bu anlamda devlet kararlarında çoğunluğun (toplum, istişare) yönetim anlayışı esas alınacak.

Bu devlet haksızlık kimden gelirse gelsin, kime gelirse gelsin, mazlumun tarafını alacak, zalime karşı olacak.

Özbekistan Cumhuriyeti hakimiyetin (yasama,yürütme ve yargı) bağımsızlığına dayanacak. Halkın doğrudan, örgütlü olarak yönetime dahil olmasını sağlayacak bir yapı kurulacak.

Milletin kararına ihtiyaç duyulduğunda demokratik seçimler ya da referandumlar yapmak mümkün olacak.

Biz gerçek istikrarın sadece yönetimin adil olmasıyla sağlanabileceğine inanıyoruz.

Bu bağlamda toplumsal katmanların adaletli bir şekilde temsil edilmesi (katılım) meselesi haddinden fazla bir öneme sahiptir. Yasama, yürütme ve yargı faaliyetlerine sivil toplum kuruluşlarının ortak olabilmeleri için akreditasyon sistemi uygulanacak.

Amacımız güçlü ve örgütlenmiş bir toplum kurmaktır. halkın değişik alanlarda kendi kendini yönetmede yeterli hale gelmesi lâzım. Halkın vakıf, dernek ve uluslarası toplumsal örgütler kurma girişimlerini destekleyeceğiz. Bu kuruluşlar arasında diyalog ve işbirliğini teşvik edeceğiz. Bu şekilde devlet yapımız sadece devlet organları tarafından değil, toplumsal kuruluşlar, sivil kurumların şeffaf faaliyetleri aracılığıyla da kuşatılmış olacak.

Biz bütün toplumsal katmanların adil bir şekilde temsil edilebileceği yeni seçim ve siyasî partiler kanunlarını çıkaracağız. Bizim ortaya çıkaracağımız devlet yapısında köy, belde, ilçe ve il yönetimlerine en üst düzeyde özerklik verilecek ve onlar en küçük meselede bile merkeze müracaat etmeyecekler.

Devlet birimleri minimum bürokrasi maksimum fayda ilkesiyle çalışacak. (Devlet idarelerine başvurulduğunda kimlik asıl belge kabul edilir, diğer belgeleri temin etmek devlet birimlerinin vazifesidir. Her bir başvurunun değerlendirilme süre açıkça gösterilir ve vatandaşların başvurularına vaktinde cevap vermeyen görevliler tazminatsız olarak işten çıkarılma dahil çeşitli cezalarla kadar cezalandırılır.)

Memurlara yeterli derecede, bugün aldıklarının on katı daha fazla aylık ve emekli olduktan sonra asgari geçim koşullarının üstünde maaş sağlanacak.

Rüşvet ve yolsuzluk en ağır cezalalarla cazalandırılacak.

Hakim ve savcılar halk tarafından seçilecek ve bağımsız olacak.

Tutuklamalar için yaptırım gücünün mutlaka mahkemelerin yetkisinde olması gerekiyor. Devlet, hakimlerin bağımsızlığının teminatı olarak ortaya çıkar. Savcılığın asıl görevi, kanunların uygulanmasınına nezaret etmektir.

Başkanın teklif edeceği hükümeti parlamento onaylar.

İcrâ organı parlamento huzurunda hesap verir.

Hükümetin yılda iki kere parlamento önünde hesap vermesi gerekir.

Anayasal hükümler; yasama, yürütme ve yargıyı; idarî makamları, diğer kurum ve kişileri sorumlu kılan esas kaidelerdir. Anayasa, üstünlüğü tartışılamayacak bir ölçüdür. Hiçbir buyruk ya da kararname kanunlara, kanunlar da anayasaya aykırı olamaz.

Bizim devletimizde mefkure çoğunluğun ideolojik görüşüne dayanır.

Ve hiçbir ideoloji devletimizin mefkuresi ya da resmî ideoloji olarak belirlenemez. Siyasal çoğulculuk ve çok partililik esas alınacak.

Hiçbir kişi, aile, tabaka ya da sınıfa ayrıcalık tanınmayacak. Devletin sadece özürlülere ve kimsesizlere, çocuklarını yetiştiren yalnız kadınlara ve yaşlılara yardım vermesi gerek.

Muhammed Salih – Taşkent Devlet Üniversitesi Gazetecilik Fakültesi öğrencisi, 1973

EKONOMİ

– Ekonomik reformların hangisini en önemli ve önde geleni olarak görüyorsunuz? Özelleştirmeyle ilgili düşünceleriniz neler? Toprağın özelleştirmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Neleri özelleştirme ve neleriözelleştirmemek gerekiyor?

– Bizim görüşümüze göre ekonominin, uluslararası gidişatı hesaba katmak suretiyle şekillenerek mali kaynakların serbest dolaşımını ve dış sermayenin engellenmeden hareket etmesini sağlaması gerek.

Devlet, hem stratejik önemi olan sektörleri hem de telekomünikasyon ve su kaynaklarını kendi tasarrufunda tutar.

Ekonomik, sosyal ve kültürel yükseliş ve özellikle, endüstriyel kalkınma, ülkenin zenginliklerinde verimli olarak yararlanma doğrultusunda bir yapılanmaya gitmek hükümetimizin görevidir.

Millî geliri artırma, israf ve rüşvete son verme, üretimi artırma, fiyatlarda istikrar ve vergilendirmede dengeyi koruma konusunda tedbirler alınacaktır.

Hükümetimiz para, kredi, sermaye, mal ve hizmet sektörlerinin düzenli olarak çalışması sağlamak ve geliştirmek için önlemler alacak, sektörlerde fiili ya da anlaşmaya dayalı olarak ortaya çıkabilecek tekelleşmeyi önleyecektir.

Dış ticaretin ülkenin ekonomik menfaatlerine hizmet etmesi için gerekli önlemler alınacak, ihracat ve ithalat teşvik edilecek. Aynı şekilde ar-ge çalışmaları desteklenecek, hizmet ve turizm sektörlerinde önlemler alınacak.

Orta ölçekli sanayiyi ve sinaî kooperatifçiliği destekleyeceğiz.

Doğal kaynaklar devletimizin hükmü ve tasarrufu altında olacak, onların bulunup çıkarılması ve işletilmesi devlete aittir. Bu alanda ulusal sermaye, girişimciler, bilim merkezleri ve ilgili meslek kuruluşlarıyla işbirliğine gidilecek.

Hükümetimiz ekonomik çıkarlarımızı göz önünde bulunduracak şekilde sosyal devletin gereği olarak kooperatifçiliğin gelişmesine özellikle önem verecek, küçük üreticiyi korumak için gerekli çare ve tedbirleri alacaktır.

Özbekistan yarı tarım ülkesi. İvedilikle toprak reformunun yapılması lâzım. Hükümetimiz toprakların verimliliği devam ettirmek ve erozyona uğramasının önüne geçmek için toprağı olamayan çiftçiye toprak verecek ve ona mülkiyet hakkı tanıyacak.

Herkes kendi seçeceği bir alanda işletme kurma hakkına sahiptir. Yine daha yüksek kazanç elde etmek ve yatırımlar gerçekleştirmek için yurt dışına çıkan yüksek istidatlı işadamlarını ülkeye çekebilmek lâzım. Yüksek kazanç getirecek yatırımlar aracılığıyla yerli işadamlarını geniş çapta çekebilmek lâzım. Halkın geniş katmanlarını ise hissedar olarak çekmek gerek.

Devletin halkın yaşam standartlarını yükseltmek için önlemler alması, çalışma şartlarını iyileştirmesi ve işsizleri işsizlik sigortası kapsamına alması gerekir. Hiç kimsenin yaşına, cinsiyetine ve fiziksel özelliklerine uymayan iş yerlerinde çalışmaması lâzım.

Çalışanların kendi haklarını korumak için işverenin izni olmaksızın dernekler, kooperatifler kurabilme, onlara üye olabilme ve onlardan ayrılabilme hakkının olması gerekir.

Çalışanların haklarını telep ederek grev ve iş bırakma hakkına sahip olmaları gerekir.

Stratejik öneme haiz olamayan bütün sahalarda özelleştirme yapılabilir.

Toprağı ise ilk aşamada kısmen özelliştirmek mümkün olabilir.

– Tacikistan’ın Ragun HES’i, Kırgızistan’ın Kamberata HES’inin kurulmasına yönelik planlarla ilgili düşünceleriniz nedir? Özbekistan hükümetinin bu girişimlere karşı çıkması sizce doğru mu? Bu problemi ne şekilde çözmek mümkün? Genel olarak suyla ilgili problemleri çözme konusunda neler söyleyebilirsiniz?

– Doğrusu şu anda bu meseleyi ona çözüm sunabilecek derece iyi bildiğimi söyleyemem. Fakat şunu söylemek mümkün ki her bir devlet kendi egemenliğinde enerji ihtiyacını karşılamak için stratejik tesisler inşa etme hakkına sahiptir fakat bu önlemlerin uluslarası hukuka aykırı olmaması ve komşu ülkelerin çıkarlarını da gözetmesi gerekir.

-Ülke ekonomisini kısa süre içinde geliştirerek halkın yaşam seviyesini yükseltmek mümkün mü? Bunun için ne yapmak lâzım. Sizce bu ne kadar sürer? SSCB yıkıldıktan sonra ilk aylarda Kerimov, yarım yıl sabredin size cenneti kurup vereceğim, demişti. O vakit durumu düzeltmek mümkün müydü?

– Mümkündü. Bunu sağlamak için ülkede birkaç temel mevcuttu.

1. Özbekistan bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkarken onun ihtiyarında en gelişmiş yapı ve diğer cumhuriyetlere nazaran sağlam bir ekonomi vardı. Bu dagösteriyor ki Özbekistan diğer cumhuriyetlere nisbeten yeni pazar ekonomisine daha hazırdı. Bu ise ekonomik ve siyasal reformları sancısız olarak gerçekleştirebilmek için en önemli etkendi.

2. Reformlar gerçekleştirmek için toplumumuzda ortaya çıkan toplumsal psikoloji de uygundu. İnsanlar elde edilen bağımsızlıktan  sarhoştular. Onlar bu ilham perdesinin ardından geleceğe oldukça iyimser bakıyorlardı. Bu gelecek için gerekirse kemerlerini iyice sıkıp reformların doğuracağı ekonomik sıkıntılara dayanmaya hazırdılar.

3. Yine önemli bir etken halkın kanunlara duyduğu saygıydı. Bu bazılarının söylediği gibi boyun eğmek değil belki “Şeriatın kestiği parmak acımaz.” düşüncesinde olan halkımızın asırlardan bu yana aldığı terbiyenin bir sonucu olarak kanunlara itaat duygusuydu. Yani kanunun buyurduğu şey ne kadar ağır olursa olsun onun yerine getirilmesinin şart olduğu düşüncesi hakimdi halkımızın zihninde. Bu etken reform sürecinde çok büyük bir öneme sahiptir.

Ne yazık ki bu ayrıcalık ve olanaklar kullanılmadı ve bizim halkımız kendi başkanı ve hükümetinin basiretsiz siyasetinin acı meyvelerini tatmakta. Kısacası Kerimov bu üçüncü etkeni kendi baskıcı yönetimini güçlendirmek için kullandı.

Ama bunlara bakmadan, halkın yokluğun dibine düştüğüne bakmadan, fabrika ve işletmelerin yarısından çoğunun yüzde 50 kapasiteyle bile çalışmıyor olduğuna bakmadan, iş arayan 4 milyon Özbek’in yabancı ülkelerde perperişan halde olduğuna bakmadan hâlâ da ülkeyi kurtarmak mümkün. Çünkü biz yukarıda saydığımız ayrıcalık ve olanaklardan sadece bir tanesini kaybettik: bağımsızlığın verdiği sarhoşluğu. Çok iyi. Şimdi biz mest değiliz, hayata gerçekçi gözlerle bakabiliriz. Kırıldığımız yerde daha kuvvetli oluruz. Diz çöktüğümüz yerden ayağa kalkıp Özbekistan’ımızı harabelerden gül bahçelerine dönüştürebiliriz.

İslam Kerimov 20 yıllık iktidar maratonundan biraz yoruldu fakat hâlâ da onun Özbekistan’ı  bu buhrandan kurtarmaya niyeti görünmüyor. O bunu istemiyor çünkü buhran Özbekistan’ı bu çıkmaz sokaktan çıkarmaya göre daha tehlikesiz. Çünkü Özbekistan’ın buhran kurtarılışı Kerimov’un teröründen, onun baskısından kurtulmak demektir. Adaletsizlikten, rüşvetten, kanunsuzluktan, Kerimov’un gayrimeşru rejimini ayakta tutan her şeyden kurtulmak demektir. Bu sebeple Kerimov, krizden değil, vakti geldikçe yerel idarecilerden, bakanlardan, başbakanlardan kurtulma çareleriyle meşgul olmakta. O bu işi, göz boyamak amacıyla, bununla birlikte güya rüşvet ve yolsuzluğa karşı mücadele ederek millî lider maskesini yenileyip durmakta.

DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ

– Mutlak anlamda düşünce özgürlüğünün olabilmesi mümkün mü? Veya onu çerçeve içine alarak  devletin çıkarlarını, toplumun ahlakını gözeterek sınırlandırmak gerekir mi? Siz belli konuların yasaklanması taraftarı mısınız? Örneğin Türkiye’deki gibi Atatürk’e hakaret ya da Ermeni katliamının konuşulmasının yasaklanması veya müslüman ülkelerdeki gibi Muhammed aleyhisselamın aleyhinde konuşmasının yasaklanması gibi durumlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Özbekistan’da da buna benzer yasaklar olması gerekiyor mu? Veya gazetecilere ve genel olarak vatandaşlara yönelik yasaklamalara ilişkin görüşleriniz neler?

Muhammed Salih ve Devin Devis – fotoğrafın çekildiği tarihte doktora öğrencisi, günümüzde ise İndiana Üniversitesi Profesörü, 1983 yılı

– Düşünce özgürlüğünün bizim devletimiz için hayati önem taşıması gerekiyor. Herkesin istediği haberi özgürce yayımlayabilme, özgürce konuşabilme ve şiddet içermeyen mitingler düzenleme hakkına sahip olabilmesi lâzım.Aynı zamanda hiç kimsenin belirli bir düşünceyi hiçbir kimseye dayatmaması gerek, o görüşü paylaşmayınca onu suçlamaya hakkının olmaması lâzım. Devletin herbir insana dinî, siyasî ve felsefî düşüncelerini özgürce ifade edebilme hakkını vermesi gerekir. Okullarda dinler tarihi dersinin okutulması gerek.

Bizim devletimizde tabular, yasaklamalar olacak mı? Olacak.

Örneğin, yasal, meşru yönetimi güç kullanarak devirmeye davet etmek, devletin bölünmesine yönelik davetler, devletin güvenliğine tehdit toplumsal ve etnik çatışmaları teşvik etmek yasaklanacak.

Devlet halkın ahlakî mihraplarını yok edilmesine ve ahlaksızlığın teşvik edilmesine karşı çıkar ve bu konularda mahkemelerde taraf olur.

Devlet şahıslara, örgütlere, gruplara ve tüzel kişilere toplumun dinî ve millî değerlerine hakaret etmesinin önünü açmaz.

MİLLÎ SİYASET

– Orta Asya’nın bütün eski Sovyet Cumhuriyetleri etnokrasinin “herkes eşit ama azınlık mensupları herkese göre daha eşit” temayülüne göre şekilleniyor. Böyle olması mı gerekiyor? Özbekistan’ın da bu yoldan gitmesi mi gerek yoksa onun herkes için hukukun eşit olduğu bir ülke olması mı gerekiyor? Etnik azınlılar (Tacikler,  Kazaklar, Ruslar, Kırgızlar, Türkmenler) Özbekistan’da mutlak mânâda ve tam anlamıyla eşit olma hakları var mı? Monoetnik yapıya sahip olmayan (Orta Asya’daki diğer cumhuriyetler gibi) ülkelerde farklı etnik unsurlarla ideal  ilişkileri ne şekilde tasavvur ediyorsunuz?

– Biz Özbekler, hududlarımız dahilinde yaşayagelen Kazakları,   Kırgızları, Türkmenleri, Tacikleri azınlık olarak kabul etmiyoruz. Onlar bizim abi-kardeşlerimiz, Özbekistan onlar için de vatan. Çünkü onlar Özbekler gibi bizim topraklarımızda ezelden beridir yaşıyorlar. Bununla birlikte Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan’da yaşayan Özbekler de bu topraklarda azınlık kabul edilmiyor. Çünkü Özbekler orada ezelden beri yaşayıp gelmekte. Türkistan’ı sun’i olarak parçalanması hakkındaki Stalinvari siyasetten halklarımızı sorumlu tutmak mümkün olamaz. Azınlık, bizim halklarımız için hakaret içeren bir kavram. Kim bu kavramı yanıbaşında yaşayan kardeşi için kullanırsa atalarının tarihini unutan cahiller safına katılmış olur.

– Özbekistan yurtdışındaki Özbekler ve Karakalpaklar’ın (metropoliya halkları) millî hukuklarını ve menfaatlerini özellikle Türkmenistan’da, Tacikistan’da, Kazakistan’da, Afganistan’da, Kırgızistan’da, Rusya’da ve diğer ülkelerde Özbeklerin toplu olarak yaşadıkları yerlerde onların dil konusundaki haklarını muhafaza etmek gerekir mi? Hükümetin bu kapsamdaki faaliyetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce nasıl hareket edilmeli ve hangi belli başlı önlemleri almak gerekir? (Kırgızistan’ı bir kenarda bırakıyoruz, bu konuda daha sonra sorularımız olacak?)

– En başta komşu devletlerdeki kandaşlarımızın haklarını korumak için birimize karşı bunu bahaneler üretmek amacıyla  kullanmamak en makbul iş olurdu. MDH devletlerinin bu meselede genel bir strateji, konsept kabul etmeleri ve de bu konsept dahilinde bir planlamaya gitmeleri ve MDH’nin her bir toplantısında konuyla ilgili değerlendirmeleri dikkate alması gerekir.

Bildiğim kadarıyla Özbekistan’da azınlık grupları arasında ana dil konusunda sorun yok. Misal olarak Özbekistan’da Rusça konuşan vatandaşları nüfusun %8’ini, Tacikler %4,7’sini teşkil ediyorlar ve ana dillerinde eğitim yapabildikleri okullara sahipler.  Eğer bu konuda herhangi bir problem varsa Özbekistan devletinin idarecilerinin bunları halletme mecburiyeti var.

– Eğer komşu ülkelerin yöneticileri “Hepsi güzel ama önce siz bizim Tacikler, Türkmenler, Kazaklar, Kırgızlar için bunları uygulasanıza.” deseler ne olur? (Kırgızların çoğu Özbeklere karşı gerçekleştirilen kırgını haklı çıkarmak için Özbekisan’da yaşayan Kırgızların hakları çiğneniyor. Bu yüzden Özbeklerin Kırgızistan’da hak hukuk talep etmeye hakları yok şeklinde bahaneler ileri sürmüşlerdi.) Siz nasıl değerlendiriyorsunuz, Özbekistan topraklarında yaşayan bu halkların hukuku gözetiliyor mu? Eğer gözetilmiyorsa ne yapmak lâzım? Gelecekte ortaya çıkma ihtimali olan itirazların önünü alabilmek için Kırgızların kalabalık olarak yaşadıkları yerlerde hatta bütün ülkede Kırgız diline devlet dili statüsü vermek gerekir mi? Yoksa onları daha hızlı bir şekilde asimile etmeye çalışmak mı gerek?

– Bu yalan, Özbekistan topraklarında Kırgızların hakları çiğnenmedi. eğer öyle olsaydı biz herkesten önce bu ayrımcılığa karşı çıkardık. Özbeklerin sadece kendi milletdaşlarına değil belki diğer milletlerin mensuplarına dahi hoşgörüsünü gururla kaydetmek caiz. Özbekistan kamu kuruluşlarında hatta halihazırdaki diktatörlük şartlarında dahi oldukça fazla sayıda diğer milletlerin üyeleri çalışıyor. Halbuki kardeş cumhuriyetlerimizin devlet kuruluşlarında tek bir Özbek bile bulamazsınız.

Oş’taki kanlı olaylardan sonra bazıları Fergana Vadisinde yaşayan Kırgızlara karşı Özbekler kırgına başlayacak diye korktular. Fakat şansımıza Özbekistan’da Kırgızlara yönelik herhangibir tecavüz ortaya çıkmış değil.  Bu idarecilerin Kırgızları Özbeklere karşı himaye altına almış olmasından değil, belki halkımızın kendine özgü yüce gönüllülüğü sayesinde oldu. Özbekistan’da göklere çıkarılacak birinci sınıf millet olmaz, belki Özbekistan Cumhuriyeti pasaportunu taşıyan vatandaşlar milleti olur. İnsanların kökenine ya da milletine bakarak değil, belki insanî değerlerine, onların topluma olan faydalarına bakılarak değerlendirilirler. Özbekistan’da asimilasyon siyaseti yok, bundan sonra da olmaz diye ümid ediyorum.

– Bu meselenin nihaî çözümü için ve hiçkimsenin dil ve kültür bakımından ezilmekten şikayet edememesi için Cumhuriyetteki bütün etnik grupların (Tacik, Rus, Kazak, Koreli, Kırgız) dillerine resmî dil statüsü verilmesi gerektiği konusundaki fikre katılıyor musunuz? Bunu komşularımızdan da talep etmek mümkün mü? Bunların Orta asya’daki sabık Sovyet Cumhuriyetlerini birleştirmeye yönelik gerçekçi bir adım olabilir mi?

– Şu ya da bu çok milletli ülkelerde yaşayan bütün etnik grupların dillerine resmî dil statüsü vermenin çaresi yok. Bu konu teknik olarak imkansız. Fakat bizim Karakalpakistan’ımızda Karakalpak dili de resmî dil kabul ediliyor. Bunun hiçbir trajik tarafı yok. Karakalpakistan’da iki dilde ya da sadece Karakalpak dilinde konuşmak mümkün. Hiçkimse seçtiği dil yüzünden aşağılamaya kınanmaya maruz kalmıyor. Aynı zamanda bazı Karakalpaklar Özbekistan’dan egemen devlet olarak ayrılma ya da Kazakistan’la birleşme düşüncelerini ileri sürüyor. Ama hiçkimsenin bunun için Kırgızistan’ın güneyindeki gibi böyle söyleyenleri öldürdüğü ya da evlerini ateşe verdiği yok.

KIRGIZİSTAN’DAKİ OLAYLAR ve BU OLAYLARIN DOĞURDUĞU SORU

– Kerimov’un Kırgızistan’ın güneyinde yaşanan olaylar esnasında ve onu takip eden aylardaki hareketlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Eğer değerlendirmeniz çok iyi değilse o zaman Kerimov’un neleri gerçekleştirmesi gerekiyordu? Şu an ne yapmak lâzım? Kırgızistan’la ilişkiler ne şekilde düzeltilebilir?

– Özbekistan komşu devlete baskı oluşturmanın diplomatik, ekonomik ve askerî nitelikteki araçlarından yararlanarak Mirzakmetov ( Oş Belediye Başkanı* – yay. açıklaması) ve diğer suç örgütleri tarafından sivil halkın katledilmesini engellemek mümkündü. Fakat İslam Kerimov “komşu ülkenin iç işlerine karışmamak” şeklindeki korkakça açıklamayla yetindi. Eğer Kırgızistan’ın güneyinde binlerce masum insan öldürülmüşse, halihazırda da bu vilayette yaşayan halka karşı anarşi devam ediyorsa bunda Özbekistan devletinin idarecilerinin de ve en başta onun lideri İslam Kerimov’un da büyük suçu var. Kerimov açıklamalarıyla haydutlara silahsız kadınları ve çocukları öldürmek için izin, suçlulara ise dokunulmazlık verdi. Bu durum karşısında minnettarlığını izhar etmek isteyen Mirzakmetov, Kerimov’u kendisinin üstadı ve Merkezî Asya’nın büyük siyasetçisi olarak ilan etti.

Şahsen ben Kerimov’a ümit bağlamıyorum. O her zaman Kırgızistan’la olan ilişkilerini çiğnenen ve aşağılanan halkın menfaatlerinden değil, belki kişisel çıkarlarından hareketle inşa etti ve inşa etmeye devam etmekte. Ben sadece Kırgız kardeşlerimize müracaat edebilirim özetle. 1990’da Özgen’deki kanlı olaylar doruğa çıktığında halkın ileri gelenleri ve halk hareketinin temsilcileriyle görüşerek istişare etmek için Cengiz Aytmatov özel bir uçuşla Taşkent’te gelmişti.  O zaman biz onunla Taşkent havaalanında görüşerek kırk dakika boyunca konuştuk. Aytmatov, Özgen’deki kardeş kavgasından şoka girmiş, milletinden kat’i nazar katillere lanetlere okuyordu. O kendi vatanının gerçek sevdalısı, sadece Kırgız halkının değil, bütün Türkistan elinin çocuğuydu.

Biz onunla övünüyorduk, onu öz ağabeyimiz gibi seviyorduk. O zaman, 1990 yazında o bizden akan kanı durdurmak için yardım etmemizi, Kırgızistan sınırında toplanan ve Kırgızistan’ın güneyine kalabalıklar halinde girmek için bekleyen kızgın insan selini durdurmamızı istemişti. Sonrasında aytmatov Oş’a uçtu. Elbette biz halklarımız arasında barış ve güvenliği sağlamak için elimizden gelen her şeyi yaptık.

Muhammed Salih, Mitingde konuşma yapıyor, 1989

O günden bu yana yirmi yıl geçti. Aytmatov ağabey bahtlı ki o, Oş ve Celalabad’daki hunharlığı görmedi. Bizim bahtımıza karşı, katillere karşı kendisinin kat’i sözlerini söyleyebilen Cengiz’ler kalmadı.

Niye Oş ve Celalabad’ı ziyaret eden Kırgızistan başkanı ve başbakanı en büyük zararı gören Özbek toplımuyla görüşmedi. Niye siyasetçilerin hiçbiri ülkenin güneyinde Özbeklere karşı hukukî anarşiyi engellemeye çalışmıyor.

Kırgız vatanseverlerin Kadircan Batırov’u bölücülükle suçladığı bir ortamda Kırgızistan topraklarının bir kısmı Mirzakmetov başçılığında özerk bir yapıya sahip olup kaldı: o, merkezî otoriteyi açıkça tanımaz oldu. Yoksa bu temaşayı merkez ve belediye başkanı birlikte mi organize etti.

İyi ki insaniyetini kaybetmeyen insan hakları savunucuları var. Onlardan biri Çolpan Cakupova. “Fergana” haber ajansına verdiği mülakatta  şöyle demişti: Eğer ayrımcılık önceden üstü kapalı bir karaktere sahip olarak toplumsal düzeyde gerçekleşmişse şimdi aşağılamalar daha çok açıktan yapılıyor. Özellikle devlet kademelerinde çalışan azınlık temsilcileri işten çıkarılıyor.”

Yani, bizim ümit ettiğimiz durumun yerleşmesine daha çok var.

Ben Kırgız kardeşlerime şunu söylemek istiyorum: Katilleri sizinle olan kan bağı dolayısıyla himaye etmeyin. Herhangi bir uygulamayı yürürlüğe koymadan yerel halkı razı edin. Faşistlerin yöntemini kullanarak mahalli liderleri yok etmeye çalışmayın. Devlet akıllı olsa, halkın nezdinde itibarı olan kişileri kendine düşman etmez. Belki onlardan faydalanır.

Güney ahalisi sizi desteklemezse ne barışa ne kardeşliğe ne de istikrara kavuşabilirsiniz. İnsanların sizinle yaşamayı istemeleri için onlara yaşama imkanı verin. Onların sizden ayrılmalarını istemiyorsanız onları kendinizden uzaklaştırmayın.

– Ülkenin çoğunluğu oluşturan millete mensup olmayan bir kısmı, onların temsilcileri açıkça aşağılanı ve memleketlerinden çıkarılırsa, onların milli hakları çiğnenirse,  etnik çoğunluk ise azınlıkları yok etmeye çalışırsa onların ayrılma hakkı konusunda ne diyebiliriz?

– Eğer devlet belirli bir etnik gruba ayrımcı bir siyaset uygularsa, eğer onun etnik çoğunlukla eşit yaşama hakkını çiğnerse, etnik grubun kendi kaderini kendisinin belirleme hakkına sahip olması gerekir, hatta baskıcı devletten ayrılmaya kadar.

DİĞER ÜLKELERLE İLİŞKİLER

– Sizce hangi ülkede toplumsal düzen ideale daha yakın? Özbekistan’ın hangi devlete benzemesini isterdiniz?

– Elbette ideal devlete ulaşmak zor. Hatta Eflatun bile ideal devletin örneğini betimlemekte zorluk çekmiş. Fakat adaletli devleti arzulasak olur çünkü devletin temeli her şeyden önce adalete ondan sonra ise hukuka dayanması gerekir. Kanunların da işte bu eğilim temelinde yapılması şart. Ben Özbekistan’ı tam olarak böyle adaletli ve hukuka dayanan bir devlet olarak görmek isterdim.

– Özbekistan’ın hangi ülkeler grubuyla yakınlaşması lâzım: Batı, Türkiye, İslam ülkeleri veya eski SSCB  cumhuriyetleriyle mi? Sovyet sonrası meydandaki KGAÖ (Kollektif Güvenlik Antlaşması Örgütü), AAET (Avrasya Ekonomik Topluluğu), BDT Gümrük Birliği gibi değişik entegrasyon programlarına bakışınız nasıl? Ya Orta Asya’ya yönelik entegrasyon programlarına? Bu ittifaklar Özbekistan için gerekli mi yoksa o bu  günümüzde ikili ilişkiler kurmak yeterli mi? Bu konuda hangi çalışmaları gerçekleştirmek lâzım?

– Bizim Asya ve Avrupa’nın bütün ülkeleriyle işbirliğine dayalı iyi ilişkiler kurmamız lâzım. Bizim uluslararası hukuk ve uluslararası anlaşmalara uygun faaliyetler yürüten bir ülkeye dönüşmemiz gerek. Ülkenin kalkınmasındaki oryantasyonumuz ne Rusya ne de Batılı ülkeler tarafında oluşu belki hukuk devleti olmayı hedefleyen demokratik devletten yana olması lâzım. Güçlü komşuya uşak değil ona ortak olmak lâzım.

Bu bağlamda biz Avrasya’yla entegrasyona taraftarız, onun (entegrasyon) içine Merkezî Asya ülkelerini, Azerbaycan, Türkiye ve Rusya’yı dahil etmesi gerek. Entegrasyon sürecinin iki aşamada olması mümkün: Birincisinde Merkezî Asya ülkelerinin (Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Özbekistan) entegrasyonu gerçekleştirilebilir. Bunun nihayetinde entegrasyonun ikinci aşamasına geçmek mümkün, bu aşama kendine Rusya, Azerbaycan ve Türkiye’yi dahil ederdi.

Büyük devletlerin buna bütün güçleriyle karşı çıkacakları kesin fakat halkalarımızın iradesi bu doğrultuda gerçekleşirse inşallah zafer kazanılacak ve istikrarın Turan-Slavyen halkası, barış ve refah halkası ortaya çıkacak. milyonlarca insan kendini mutlak güvenlikte hissedecek ve Adriyatikten Çin Seddine kadar, Tirmiz’den Vladivostok’a kadar özgürce hareket edebilecekler.

– Sizce “Büyük Ağa” Rusya’yla ilişkileri ne şekilde yürütmek lâzım? Rus ve genel olarak düşünüldüğünde Özbek olmayan medeni mirası planlı olarak yok etmek, Rusya’nın bütün teşebbüslerini sabote etmek, bunlar doğru mu?

– Ne yazık ki Rusya, Orta Asya’daki diktatörlükleri desteklemeye devam ediyor. Söz bizim coğrafyamızdan açıldığında hatta Rus demokratlar bile diktatörlük yanlısı olup çıkıyorlar ve pozisyonlarını “objektif toplumsal ve tarihi gerekçeler”le destekliyorlar. Buna bakmaksızın Merkezi Asya siyasetçilerininkomünist olmayan yeni kuşağı saat başı fikir değiştiren diktatörlerden farklı olarak canıgönülden Rusya’yla ortaklık yapmak istiyorlar. Biz bağımsız ve demokratik bir devlet kurmak istiyoruz ve bize daha çok dostlar lâzım. Rusya’yı biz güvenilir bir dost olarak görmek istiyoruz.

Muhammed Salih Çekoslovakya’da. 27 ağustos 1968

Rusya, ABD’nin tek kutuplu hegemonyasına karşı denge oluşturabilmek için Çin’le yakın jeopolitik ilişkiler kurmaya çalışıyor. Çin ise batısında biz Türklerin doğusunda sınırlarını genişletmeye amaçlıyor. Rusya şimdilik bize doğudan tehdit oluşturacak muhtemel kuramsal genişlemeden hiçbir şekilde güvence veremez. Çin’le ilgili endişelerimiz bizi Avrupa Birliği ve ABD ile ittifaka sevk ediyor. Görünüşe bakılırsa yakın gelecekte Rusya’da bu tehdit dairesine dahil olacak, belki olmuştur da. Sivil genişleme uzun bir süredir başladı. Uzak Doğudaki gayriresmî “Çin Mahalleleri” bunun açık örneğini oluşturuyor.

Büyük devletler Merkezî Asya’daki etki alanlarını sağlamlaştırmal için kendi aralarında rekabet ediyorlar. Elbette biz bu durumda bizim bağımsız demokratik bir devlet olarak gelişmemize fiili yardımda bulunailen devletlerin çıkarlarını koruruz. Devletimizin güçlenmesinden menfaattar olanlarla dostluk kurarız.

Rusya aklını kullansa kendine tararftar olan güçlerle değil belki demokratik güçlerle yardım verir. Sadece “halkın yanındaki” güçlerin halkın yardımına ve istikrarlı yönetime dayanması mümkün. Demek ki sadece onların bağımsız ve güçlü bir dış siyaset yürütmeleri nümkün.

Yakın geçmişimizdeki tarihi izlerin yok edilmeye çalışılması hakkında,ben bunu şu yolla rezilliğini gizleyebilir düşüncesiyle gerçekleştirilen karakteri zayıf bir siyaset olarak isimlendirirdim. Evet, karakteri zayıf bugün milliyetçi oluverdi. O son güne kadar Gorbaçov’un tabanlarını yaladı, sonrasında GKCHP (olağanüstü haller devlet konseyi ya da kısaca cunta)’nin titreyen ellerini öptü. Şimdiyse onların hepsini “Sovyet işgalcileri” diye adlandırdı.

Özbek halkı kör değil, o bu kurnazca gösteriyi görüyor.

Özbeklerin geçmiş ne surette olursa olsun ondan vazgeçmeleri gerekmiyor. Rusya 19. Yüzyılın ikinci yarısında Türkistan’ı ele geçirdi, bizim için Rus halkı ile birlikte yaşamak gibi tarihi bir sınav başladı. Yaradanın takdiri böyle oldu. Türkistan halkını daha güçlü, daha organize ve daha tutkulu milliyet (passioner – dış muhite itibar etmeyerek yenilenme ve gelişmeye çalışan – tahr.) denk olamayan savaşta mağlup etti. Bizim tarihi yenilgiden utanmamamız gerek, Bizi bu mağlubiyetle yüzleşmek zorunda bırakan hastalıklarımızdan utanmamız gerekir.

Han ve Bek’lerimizin bozuk kişilikleri, mollalarımızın hile-yi şer’iyye işletme âdetleri, zayıflara karşı acımasızlığımız, mazlumlara ihanetimiz sebebiyle Ruslar allah’ın intikamı olarak geldiler. Ruslar bize büyük bir ders verdiler. Görünen o ki diktatörlerimiz bunu henüz anlayamadılar. Aksi halde onlar Ruslarla alakalı olan her şeyi şiddetli bir şekilde kaldırmak için atılmazlardı.

Bizim tarihimizin nasıl olduğuna bakılmaksızın bütün izleriyle bizim tarihimiz olarak kalması gerekir. Bu özetle Rus izleri içinde böyle.

– Bölgede istikrarı tehdit eden ve uyuşturucu trafiğini duraksamaksızın devam ettiren Afganistan’a yönelik olarak hangi çarelere başvurmak gerekir? Araya yüksek bir duvar örmek gerekir mi?

– Çok önemli bir mesele. Burada hiçbir şekilde duvar çekmek çare olmaz. Çünkü terörizm ve uyuşturucu trafiği bölgedeki diktatörlük rejimleri için servetlerinin çok önemli bir kaynağı haline geldi. Problemi doğru teşhis etmek gerek, uyuşturucu trafiğini basın yayın kuruluşlarının vurguladığı gibi uyuşturucu baronları değil devletler denetimleri altında tutuyor. Herhangi bir konteynır, herhangi bir marihuana dolu çanta resmi görevlilerin izni olmadan yer değiştiremez.

Eski emniyet görevlilerinden biri bana Özbekistan’dan tonlarca uyuşturucuyu pamuk balyaları arasında önce Baltık boyu cumhuriyetlerine, oradan da Avrupa’ya gönderdiklerini anlatmıştı. Onun tanıklığına göre uyuşturucu trafiğini Özbekistan Ulusal Güvenlik Örgütü Afganistan İslam Cumhuriyeti yöneticileriyle doğrudan bağlantısı olan Afganlarla ortak yönetmiş.

Ta ki bu ülkelerin yöneticileri uyuşturucudan gelen milyarlarca dolarlık kazançtan vazgeçerek uygar devletler arasına katılmazlarsa uyuşturucu trafiğine son vermek mümkün olmaz.Bu yüzden halihazırdaki yöneticileri hümanizm ve yüksek ahlaki değerlerle donatılmış yeni nesil yöneticilerle değiştirme zorunluluğu var. Fakat bunlar siyaset shnesinde görünmüyorlar.

Muhammed Salih 1985

YURTDIŞINDAKİ ÖZBEKİSTAN VATANDAŞLARI

– Çoğu Özbekistan vatandaşının Rusya, Kazakistan, Güney kore ve diğer ülkelerde çalışmaları ve de onların sayılarının giderek artması sebebiyle “Özbekistan’ın yurtdışındaki vatandaşlarının haklarını koruması gerekir mi?” sorusu özellikle önem kazanmakta. İdarecilerin bu konudaki çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu alanda neler yapmak gerekir diye düşünüyorsunuz?

– İlk olarak BDT liderlerinin göçmenlik konusunda fikir birliği sağlamaları gerek. Daha sonra BDT’nin bütün üyelerinin göçmenlik sürecini düzenleyen kanun taslaklarını müzakere etmeleri gerekir. Eğer bunlar  BDT devletleri parlamentoları tarafından onaylanırsa sorun kendiliğinden çözümlenmiş olur. Bütün göçmenler için aynı koşullar geçerli olur ve hiç kimse şikayet etmez.

– “Çıkış vizeleri”yle ilgili düşünceniz nedir? Bu gerekli mi?

– “Çıkış vizeleri” feodal düşünce tarzının ürünüdür, insanların özgürlüklerinden korkunun ürünü olarak bu insanın değerini, onurunu küçültmek demektir. Yeni yönetimin ilk gününden itibaren işbu utanç kaynağı “vizeler”in kaldırılacağına inanıyorum.

– Çifte vatandaşlık hakkında neler düşünüyorsunuz?

– İnsanın istediği ülkede yaşama ve o ülkenin vatandaşlığına geçme hakkına sahip olması gerekir.

DİNÎ SİYASET

– Dinî özgürlüklere bakışınız nasıl, gerekli  mi bu şey? Eğer gerekliyse ne derecede? Bütün dini grupların faaliyeti veya dini özgürlüğün sınırlandırılması veya herkes için –vahhabiler, hizbuttahrirciler, yehova şahitleri, krişnacılara kendi inanışlarına davette bulunmalarında eşit haklar vermek gerekir mi? Dinlerin eşit haklara sahip olmasını sağlamak mümkün mü?

– Dini özgürlükler bizim için terakkiperver insanlık tarafından deklare edilen diğer  özgürlükler kadar önemli. Kanunların bütün dini akımların eşit haklara sahip olmasını sağlaması, onların güvenliğini güvence altına alması gerekir. Dini gruplara düşüncelerini, eğer onlar başka dinlerdeki insanlara karşı şiddet, terör ve zorbalık propagandası yapmıyorsa, yaymada izin vermesi gerekir.

– Özbekistan’da İslamî köktenciliğin mevcut olduğunu düşünüyor musunuz? Eğer mevcutsa ona karşı hangi yollarla mücadele edilmeli? Köktencilerin gönlünü kazanarak mı yoksa takip ve baskı yokuyka mı? Çoğunluk şöyle düşünüyor: Başka yol yok, onları yok etmezsen onlar seni yok eder. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

– Köktencilik her yerde, buna bağlı olarak Müslümanlar ve İslam nâmına hareket edenler arasında da var. Aslında müslümanların, şer’i hükümler uyarınca köktenciliği desteklememeleri ve  köktenci hareketlere katılmamaları gerekir. Burada mesele terminolojide. İslam Kerimov için namaz kılan, camiye giden veya Kur’an okuyan ve çocuklarına öğreten bütün sakallı insanlar köktenci sayılıyor. Özbekistan hapishanelerindeki Müslümanların % 99’u aynen bu şekildeki köktencilerdir.

Özbekistan’da dini grupların katılımcılarının ortaya çıktığı andan itibaren ben onların ülkenin siyasi yelpazesine dahil etmek, adım adım demokratik akıma entegre edilmeleri önersinde bulunmuştum. Özbekistan’daki ilk İslami partinin lideri Abdulla Ötayev’i birçok defa beraberimde konferanslara götürdüm ve biz halkın önünde birlikte konuşmalar yaptık. Hepsi ölçülüydü, hiçbir şekilde tehdit olarak algılanmadı. Fakat diktatörler dinden ve dindarlardan korkuyorlar. İslam fundamentalizmi hakkında hiçbir şey bilmeyen gerçek Müslüman, yumuşak huylu bir insan olan Abdulla Ötayev dikatatörün ilk kurbanı oldu.

Eğer zindanlar ve ölüm kamplarının yöneticilere köktencilikten kurtulmasına katkısı olsaydı Özbekistan’da 20 yıl boyunca gerçekleştirilen yoğun baskılar netijesinde tek bir köktenci kalmamış olurdu. Biz ise bunun aksini gözlemliyoruz: Radikal olarak nitelenebilecek dindarların sayısı arttıkça artıyor. Onların sayıları baskı politikalarıyla doğru orantılı şekilde çoğalıyor. Demek ki devlet terörü siyasetinden vazgeçmek ve dini gruplarla diyalog yollarını aramak, onlara anayasanın garanti altına aldığı özgürce  ibadet erme hakkını geri vermek gerek. O zaman anlarız ülkede istikrarı sağlamak için hangi yöntemin doğru olduğunu.

Protesto mitingi 1992

– Hem sözleri hem de yaptıklarıyla anayasayı geçersiz kılmaya hem de dini teokrasi kurmaya çalışanlarla ne yapmak lâzım? Hapsetmek gerekir mi veya onların düşündüklerini gerçekleştirecek güce sahip olmalarına kadar bırakmak mı gerekir?

– Bizim idealimiz, etnik ve dinsel farklılıklardan kat’i nazar toplumda uyumdur. Bu tür bir millî uzlaşıyı sağlamak ülkede uzun yıllar devam edecek gerçek bir istikrar anlamına gelir. Devletin işte bu uzlaşmaya zarar verebilecek her türlü girişimin önünü kesmesi bir zorunluluktur. Fakat bu uzlaşı için tehdit oluşturmayan, zorbalık ve teröre, savaşa, uluslar arası çatışmalara davet etmeyen propaganda faaliyetlerinin devlet tarafından cezalandırılmaması gerekir.

DEMOKRASİ TEHLİKELİ Mİ?

–  Tehditler arasına demokrasiyi de katabilir miyiz? Örnek olarak halkın çoğunluğu o kadar da eğitimli değil, bu bakımdan halk ırkçı ve köktenci şiarlardan faydalananlara oy vermesi olası. Yani insan hakları ve anayasa gibi kavramlardan uzak insanların seçim yoluyla iktidara gelmesine imkan ortaya çıkar ( ihtimal ki bu tek bir aşamada değil, birkaç aşamada gerçekleşir fakat sonuç bu olur.) Bu durumda ne yapmak gerekir? Bunun çnünü açmak mı lâzım yoksa buna benzer grup ve akımlar güçlenmeden onlara topyekun olarak  karşı durmak mı gerekir?

– Çoğunluk Hitler’in 1930’lu yıllarda demokratik yollarla iktidara gelişini genel bir kuraldan çok istisnai bir durum olarak değerlendirmiş ve bu düşüncede karar kılmışlardır. Aynı şekilde demokrasi de yönetim biçimlerinin en ideal şekli değil, belki insanlık tarafından sınanmış yönetim biçimlerinin en tahammül edilesi şeklinde görüşler de var. Bununla birlikte akıllı insanlar hiçbir zaman demokrasiyi tanrılaştırmamışlar, buna tarihsel örnekler yeterlidir.

İslamcı fundamentalistlerin demokratik yollarla hakimiyeti ele geçirmeleri olası mı? Eğer çoğunluk onlara oy verecek olursa elbette olası. Söz konusu çoğunluk onlara oy verir mi? Eğer Özbekistan’da demokratik seçimler gerçekleştirilirse böyle olma ihtimali mevcut. Fakat bunun, Özbekistan’a demokrasi gelmesi durumunda gerçekleşmesi olası. Yani çoğunluğun diktatörlüğünü bir kişinin diktatörlüğünün yerine gelmesi hâlinde. Ama bu konuda endişelenmek için henüz erken.

– İslam Kerimov’un 20 yıldır devam eden iktidarından hangi olumlu ve olumsuz sonuçları çıkarmak ve bunlardan ders almak mümkün?

– Yukarıda ben SSCB parçalandıktan sonra Özbekistan’a Merkezî Asya’daki diğer cumhuriyetlere nazaran daha gelişmiş bir altyapı ve en güçlü ekonominin miras olarak kaldığı konusunda bir hatırlatmada bulunmuştum. İslam kerimov’un ilk tarihi hatası, o, bu gerçeklikten yararlanamadı.

Eğer o, bir adım öne çıkmayı göze alabilseydi Özbekistan’daki ekonomik ve siyasi durum günümüzde  muhtemelen oldukça iyi bir görünüşe sahip olmuz olmaz mıydı? Fakat kerimov, içindeki korkuyu yenemedi. O, kendi halkına siyasi ve ekonomik özgürlükler vermekten korktu çünkü bununla o, iktidardan hem siyasi hem ekonomik olarak özgürlüğü olan insanların ortaya çıkması için yeterli koşulları yaratmış olurdu. Başkan Kerimov’un bu korkusu ekonomideki bozulmayla yıldan yıla daha da derinleşmekte. Toplumsal ve siyasi istikrar adli organlar tarafından halka ara verilmeksizin uygulanan baskı ve şiddet dalgası yardımıyla sağlanıyor. Sonuçta Özbekistan yaşam standartları bakımından dünyada son sıralarda yer alıyor, halkla devlet arasındaki düşmanlık ise  kritik bir aşamaya vardı.

Kerimov’un ikinci büyük hatası, o barışçıl muhalefet ve mu’tedil Müslümanlara karşı devlet terörü uygulayarak toplumun radikalleşmesine zemin hazırladı. Neticede Özbekistan’da bugün hiç kimse durumu barışçıl, demokratik yollarla, seçimler aracılığıyla değiştirmenin mümkün olduğuna inanmaz oldu. İktidar sorununu güç kullanarak halletme taraftarı olanların sayısı artıyor. Bu insanlarla sadece halkın muhalif kanadında değil belki bütün kademelerdeki devlet birimleri ve bununla birlikte adli organlarda da karşılaşmak mümkün.

Bu hatalar, siyasetçiler için güzel bir ders: ülkeyi kerimov’un yönettiği gibi yönetmemek gerek.

Muhammed Salih, Frankfurt 1995

– Özbekistan’ı tehdit eden tehlikelerden bahsetseniz. Onların önünü kesmek veya zararlarını mümkün olduğunca azaltmak için ne yapmak gerekir?

– Diktatörlerin devletin başında olduğu ülkeleri iç savaş tehdidi, diktatörleri ise cellatların eliyle katledilmeleri tehdidi takip ediyor. Özbekistan’ı bundan istisna tutmak mümkün değil. (Bazı demokratik devletler kendi ulusal çıkarlarından hareketle Özbekistan’daki siyasi rejimi diktatörlük olarak adlandırmaktan kendilerini dizginliyorlar. Fakat bu yaklaşım durumu daha da ağırlaştırıyor kısacası.)

Toplumsal patlama tehlikesi yirmi yıldan bu yana mevcut olageldi ve yıldan yıla da artmakta. Ülkede güvenlik güçlerinin sayısının sürekli olarak artması, Milli güvenlik bölümünün birkeç kat büyümesi sözlerimi kanıtlıyor.

Toplumsal patlama (iç savaş) tehlikesinin önünü kesebilmek için rejimi ıslah etmek gerekir. Veya bundan daha açık bir ifadeyle, rejimi değiştirmek gerek.

Fergana Uluslararası Haber Ajansı

* Bizdekinden farklı olarak eski Sovyet Cumhuriyetlerindeki belediye başkanları mülkî ve idarî yetkilere de sahip görünüyorlar.

Türkiye Türkçesine aktaran abdülkadir öğüt

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: