Mantalite


03.10.2010

Talip Yakubov (Tolib Yoqubov – Толиб Ёқубов )

Eşi benzeri olmayan bir vatanımız var. Birçok ülke onu geride bırakmaya yeltendi de rezil rüsva olup gitti.

Bütün sahalarda, her şeyden önce teröristler konusunda vatanımız birinci. Onlar ikiye ayrılmakta: ilki; öldüren, patlatan, sakallı, namaz kılan, elinde makineli, dişlerinin arasında keskin bir hançer taşıyan teröristler olup sadece devlet başkanı arzu ettiği zaman ortaya çıkarlar fakat hiç kimseye görünmezler. İkinci çeşidine ise halk arasında “devletin sakalsız teröristleri” denir, onları devletin her türlü hapishane, emniyet, savcılık, istihbarat, mahkeme, valilik ve diğer teşkilatlarında bulabilirsiniz. Bu teröristler gizlenme ihtiyacı duymaksızın çalışır ve her an insanları aşağılayıp, dövüp, öldürüp, yargılayıp, hapsedip, zehirleyip, patlatıp dururlar.

Allah’a şükür vatanımızda savaş olmadı fakat kontrol noktaları ve demir parmaklıklar alanında birinciyiz. Vatanımızın yollarını birbirine ekleyerek onu 20’ye bölerseniz kontrol noktalarının tam sayısına ulaşırsınız. Örneğin Taşkent’ten Semerkant’a kadar kaç kontrol noktası olduğunu merak edecek olursanız onları tek tek saymanıza gerek yok. Kontrol noktalarının sayısını hesaplama formülü bulunmuş. Meselâ Taşkent’ten Semerkant’a mesafe ne kadar? Doğru, 350 kilometre. Bu sayıyı 20’ye bölseniz: 350/20=… elbette on yedi buçuk olmaz, kontrol noktalarının sayısı ya 17 ya 18 olur. Evet, o kadar… inanmıyorsanız tek tek sayabilirsiniz. Bu yüzden yolu kapatmak için kullanılan beton bariyerlerin üretiminde memleketimiz tatışmasız olarak birinci sırada, dünyada onunla rekabet edebilecek bir ülke yok.

Ülkemiz kontrol noktalarıyla yapısal bir bağı olan bir alanda da, gümrükler konusunda da ilk sırada. Bütün dünyada gümrükler hangi amaçlarla ülkenin hangi noktalarına kurulur? Bakınız, ben ansiklopediden bakıp sayacağım:

1)    Eğer ülkeniz diğer ülkelerle sınırdaş ise sınırın geçiş noktalarında gümrük olması şart.

2)    Ülkenin havaalanları, demiryolu istasyonları ve limanlarına dış ülkelerden uçak, tren veya gemiler geliyorsa bu havaalanı, istasyon ve limanlarda gümrük olmazsa olmaz.

Ülkemizde limanlar yok fakat havaalanı, tren istasyonları ve onunla sınırı olan ülkeler var. Buralarda gümrüklerimiz muntazaman çalışmakta. Fakat ülke içerisinde bir vilayetten diğerine geçişte de gümrükler kurmuşuz. Bu şimdi ansiklopedideki gümrük mefhumuna münasip düşmemekte fakat bu durumun ülkemizi gümrükler noktasında ilk sıraya taşıdığını unutmayalım.

Devlet dairelerini demir parmaklıklarla çevirme hususunda ülke olarak birinci olduğumuz gibi sınırlara dikenli tel çekmek, sınır boyunca mayın döşemek ve bu mayınların patlaması neticesinde komşu ülkelerin vatandaşlarını öldürmek hususunda da ülkemiz ilk sırada. Uzmanların dediğine göre demir parmaklıklar birbirine eklenecek olsa  onlar Özbekistan’ın etrafını iki defa dönmek için yetermiş.

Soruşturduğumuzda ülkemizdeki istihbaratçı sayısını hiç kimse söyleyemedi, bu yüzden Özbekistan’ın bu alandaki yerini belirleyemedik fakat polis sayısı bakımından ülkemize yaklaşabilen tek bir ülke dahi tespit edilemedi, ülkemizdeki polis sayısının 825.000 olduğu ortaya çıktı. Hayır, Çin’deki polis sayısı bunun birkaç katı kadardır fakat kişi başına yine de biz öndeyiz.

Bir iki alanda ülkemizin ikinci olduğunu söylüyor bazıları. Örneğin hapishaneler konusunda Rusya birinci, ülkemiz ikinciymiş. Fakat… Gelin bir hesap kitap edip görelim. Rusya’da nüfus 150 milyon, Özbekistan’da ise 25 milyon, Rusya’da bütün tutukluların sayısı bir milyondan biraz fazla olsa Özbekistan’da tutuklu sayısı 200.000’in üzerinde değilmiş. Öyle ya Rusya’da her 150 kişiden biri hapiste olsa Özbekistan’da ise 125 kişiden biri hapiste. Ülkemizde hapishaneler Rusya’dan aşağı kalsa da tutuklu sayısının nüfusa oranı bakımından biz dünyanın en büyük ülkesinden öndeyiz.

Ülkemiz maneviyat sahasında da birinciliği elinden bırakmadan gelmekte. Meselâ bizde büyüklere hürmet bîkıyas. Söylesenize Taşkent şehrinin eski valisi ve Başbakan yardımcısı olarak görev yapan Kazım Tolaganov mu büyük yoksa Buharalı şair Yusuf Cuma’nın özürlü oğlu Meşreb  mi büyük? Tabiki Kazım Tolaganov Meşreb Cuma’dan büyük. Birincisi devletin ve vatandaşların on milyon dolarını yediği için mahkemeye çıkarıldı  ve yedi milyon dolarını para cezası olarak ödedi.

Meşreb ise “falancanın bir tane koyununu çaldı” diye polis tarafında çevrilerek hapse tıkıldı ve o da yargılandı. Koyunun sahibi:”Hay Allah iyiliğinizi versin! Meşreb’in benim koyunumu çaldığı yok, ben onu borcuma karşılık olarak verdim!” dese de, suçsuz olduğunu ispatlasa da mahkeme ona da para cezası verdi. Şimdi Kazım Tolaganov kalan üç milyonu Taşkent’teki görkemli evinde yan yatıp yiyor, diyorlar. Bu büyüğe saygının neticesidir.

Benim sosyolog, politolog, psikolog ve daha bilmemnebelâlog dostlarım çok. Onlarla karşılaştığımda konuşmalarımız elbette vatanımız hakkında oluyor ve ben zevkle hangi sahalarda birinci olduğumuzu anlatmaya başlıyorum. Onlar okumuş, akıllı çocuklar oldukları için bunun sebebini açıklayabiliyorlar. Söylediklerine göre bu Özbek halkının mantalitesiyle ilgiliymiş.

Acele etmeyin, başta ben de anlamadım, sizlere de yavaş yavaş, mülayemetle kavratacağım. İşte, “demokrasi”nin gereği yapılırdı ve her şey çok kolaydı: bir tane aday olurdu, seçmek için her aileden bir tane adam giderdi. Ne kadar kolay! Ailenizde on seçmen de olsa sadece siz gidip seçip gelirdiniz!

Özbeklerin mantalitesi böyleymiş. Bir tane parti, bir tane aday olduktan sonra bir kişi gidip oy kullansa ne çıkar! Bağımsızlık günlerinde demokrasi hakkında çok konuşulur oldu, partiler de çoğalıp gitti, tek adayla seçime gitmek yürürlükten kaldırıldı. Fakat bazıları “Niye tek bir adamın eline on tane kağıt veriliyor? Bu kanunu bozmak değil midir?” diye itiraz etmeye başladı. “Bu, Özbek mantalitesi kardeşim!” diye izah ettiler.

“Bir ailede on seçmen olsa her birinin siyasî görüşü aynı olur muymuş?” diye bahsi geçen kavgacılar tartışmayı devam ettirse diğerleri  “Biri diğerinin karısı olduktan sonra siyasî görüşleri bir olmayacak da ne olacak? Geçimli olmak lazım. Anlaşamayıp da ayrılsınlar mı?” şeklinde açıklamaya çalıştılar.

Günümüzde kavgacılara “hukuk savunucuları” denir oldu. Bunlar öyle bir topluluk ki hiçbir şeyi anlamıyorlar, misal olarak mantaliteyi kabul etmiyorlar. İstisnasız hiçbiri kabul etmiyor! “Sorgucular insanlara işkence ediyor! Suçu ispatlanmadan mahkemeye çıkarıyor! Mahkemeler adil değil!” ve benzeri ifadelerle feryat ettikçe ediyorlar. Hükümet üyeleriyle demokrasi hakkında görüştüğünüzde “Halk demokrasiye hazır değil, biz halkımızın mantalitesini göz önünde bulundurarak demokrasiye geçiyoruz.” diyorlar.

Demek ki her şey mantaliteye bağlanıp kalıyormuş! “Bunu iyice öğrenmem, anlamam lâzım!” diyerek bir hedef koydum önüme. Önce basını taradım. Onları toplayıp bellibir noktada yığsam “Halkımızın geçmişi, ananeleri, örf âdetleri var, biz bunları dikkate alarak kendi demokrasimizi kuruyoruz.” anlamı hasıl oluyor. Oldu. Onu geçtik!

Savcılık, emniyet güçleri, istihbarat ve mahkemelerde demokrasi meselesi nasılmış diye Başsavcıya müracaat ettim. “Sayın Başsavcı, sorgu organlarında demokrasinin ne şekilde işlediği ilgimi çekiyor. Herhangi bir sorgu anında benim o odada oturup sorguyu izleyebilmem mümkün mü?” İki günde cevap aldım. “Elbette!”

Sorguyu İçişleri Bakanlığının meşhur sorgucusu A.Karşıbayev yürütüyor; zanlı Yoldaş Rasulov imiş. Aralarında aşağıdaki konuşma geçiyor:

A.Karşıbayev: Zanlı Yoldaş Rasulov, size isnad edilen suçları kabul ediyor musunuz?

Yoldaş Rasulov: Ben sizin herhangi bir sorunuza cevap vermeyeceğim!

A.K: Niye?

Y.R: Bu da sorgu mu şimdi? Niye önce işkence etmediniz? Neden, sorgu sizin için oyuncak mı?  Hani öldüresiye dayak atmalar, tırnak altına iğne batırmalar, elinden ayağından tutup beton zemine atmalar, “Karını kızını getirip gözünün önünde tecavüz ederim!” diye korkutmalar? Önce bunları yaparsanız sonra ben cân-ı gönülden bütün kağıtlarınızı imzalayıp veririm.

A.K: Ben bu dediklerini yapamam! Buna dair madde var ya! Senin yüzünden ben mi hapse düşeyim? Başkasına dert yan!

Y.R: O beni ilgilendirmez! Sorgunun sorgu gibi olması lâım. Size bir gün mühlet veriyorum, iyice düşünün. İyi günler! (Onu alıp çıkıyorlar.)

A.K: (bana) Mantalite işte! İşkence talep ediyor. Bu demokrasimize uygun değil. Bizim için bayağı bir işkence oldu.

Başım kazan gibi oldu. Ne yapmalı da halkımızın mantalitesini değiştirmeli? Ben şu ana kadar bunu bilmiyormuşum. Ya başkaları? Bir gün elime Yusuf Cuma’nın bir şiiri geçti. Onda…

Özbek halkının bir bölümünün mantalitesini şair Yusuf Cuma kadar hiç kimse apaçık bir şekilde ifade edememiş olsa gerek.

1992 yılında Özbek basınında Özbekistan Yazarlar Birliğinin genel sekreteri Buharalı Cemal Kemal’in “Önce vatan, sonra can” diye namlanan şiiri basıldı. İçeriği başlıktan da anlaşılacağı üzre, güya ben önce vatanı düşünüyorum sonra ise canımı, yani vatan için canımı vermeye daqhi hazırım demekte şair. Cemal Kemal’i iyi tanıyan ikinci Buharalı şair Yusuf Cuma o günlerde onun şiirine nazire olarak aşağıdaki şiiri yazdı:

Sana zor, zor vatan:

Kadrin metelik,, kuruş vatan.

Önce makam, önce unvan,

Önce can u sonra vatan.

Şâh’a eğdik boyun, vatan,

“Yurt- can” demek oyun vatan.

Önce kazan, önce pilav,

Önce somun, sonra vatan.

Açsam gönüller sırrın, vatan,

Senden kuru üzüm şirin, vatan.

Senden evlâ bir tutam enfiye,

Önce ayran, sonra vatan.

Balaların hain, vatan,

Öpmekde şâh pâyin, vatan.

İnanmayın sözlerine,

Önce karın, sonra vatan.

Özbek halkının tarihinde Yusuf Cuma sadece eşsiz bir şair değil, belki o uzağı görebilen, kendi çağının oldukça önünde giden, iyiliği ve kötülüğü açıkça ayırabilen, kimin kalben pak ve kimin içinin kara olduğunu herkesin anlayabileceği şekilde ifade edebilen şairdir de.

90’lı yılların başında çoğu insanın nazarında toplumda bugünkü şekliyle HAİNler sürüsü belirmemişti. Yusuf Cuma ise gerçi Cemal Kemal’e karşı şiir yazmış olsa da o, “Balaların hain vatan” diye İ.Kerimov’un ayaklarını öpenin sadece Cemal Kemal değil, belki vatanda binlerce, on binlerce hainin şekillenegeldiğini önceden dile getirmişti. O sıradan sözlerle yazılan, yukarıda alıntılanan şiirinde hattâ hainleri birer birer sayarak hem  vermiş: neredeyse bütün makam ve menseb sahipleri, şâha boyun eğenler, “önce vatan, sonra can” diyerek oyun yapanlar, vatanı pilav, somun, kuru üzüm, bir atımlık enfiye ve ayrana değişenler, şâhın ayaklarını öpenler, şâhları gibi sürekli yalan söyleyenler.

Onların arasında savcılar var mı? Var! Yöneticiler var mı? Var! Polisler var mı? Var! İstihbaratçılar var mı? Var! Ya hâkimler?  Tıka basa!

Abdullah Aripov’la Erkin Vahidov görünüyor mu bunların içinde? Hah işte, onlar şâhın ayaklarını yalayıp duruyorlar!

Benim köyümdeki Abdullah Hacı ve onun yeğeni Kasım Hacı, Taşkent’te yaşayan Fazıl ve Enver Hocalar hain değiller mi bu durumda? Olup biten kıpkızıl hain hacı ve hocalardır.

Ohoo! Sayıp sonunu bulabilir miyiz ki?

Hâlihazırda hain Cemal Kemal’in nerelerde yürüyüp vatana can feda ettiğini hiç kimse bilmiyor, hainleri fâş eden Yusuf Cuma’yı dünya tanıyor, fakat o hapiste.

Talip Yakubov (Tolib Yoqubov – Толиб Ёқубов )

 

Türkiye Türkçesine aktaran madali o’g’li

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: