Şeyh Ramazan El-Buti ve mezhepsizler arasındaki tartışma


Bu bölümde ben kimse hakkında yalan beyanda bulunmuş ve kimseye iftira atmış değilim. Sonra vehmî ve hayal mahsûlü tek bir kelime dahi etmeyeceğim .(1) Bu konuda kendisiyle münakaşaya tutuştuğumuz arkadaşımıza -ki kendisi münakaşa sırasında sesini yükselterek bana müthiş ve acaip bir şekilde hücum ediyordu- böyle ısrar edersen (bu konuşmaları) yayınlarım diye söylemiştim. biliyor ki ona bu sözü, sadece konuşmalarında biraz daha tedbirli ve temkinli olmasını hatırlatmak için söylemiştim. Bana cevaben: “İstediğini yayınla, bundan korkmuyorum!” diye söyledi.

Tabii ki ben bu adamın kim olduğunu söylemeyecek ve ismini zikretmeyeceğim. Ancak kendisinin, mezhepsizliği öğrenenlerden değil, öğretenlerden olduğunu bilmeniz kâfidir. Bununla beraber kendisi faziletli ve istikamet sahibi bir gençtir. Ne var ki heyecanı ve toyluğu, kendisini ve düşüncesini acâip bir taassubun en uzak köşesine fırlatıp atmıştır!

Bu genç, yanında hakikati sâir yerlerde de arama alışkanlığında bulunan bir kısım gençlerle birlikte yanıma geldi. Kendisiyle konuşmaya başladık, dedim ki:

— ‘ın hükümlerini anlamadaki metodun nedir, bu hükümleri Kitap ve Sünnetten mi çıkarıyorsun, yoksa müctehid imamların ictihadlanndan mı?..

O:

— Müctehid imamların konuyla ilgili sözlerine ve bu husustaki delillerine başvururum, sonra da bunlar arasından Kitap ve Sünnete en yakın olanım tercih ederim!..

Ben:

— Diyelim ki elinde beş bin Suriye lirası var, bu paralar kasanda altı ay müddetle kaldı. Sonra bu paralarla mal alıp ticarete başladın. Bu malların zekâtını ne zaman verirsin; takip eden altı aydan sonra mı, yoksa tamı tamına bir yıl geçtikten sonra mı?..

O: (Düşünerek)

— Bu sualinle senin, ticarî mallar için zekât verileceğini kasdettiğin anlaşılıyor!..

Ben:

— Ben (sadece) soruyorum. Senden istediğim kendi benimsediğin metod doğrultusunda bana cevap vermendir. İşte kütüphane önünde, tefsir, hadis ve müctehid imamların kitapları da orada.

Biraz düşündükten sonra dedi ki:

— Birader, bu dinî bir meseledir, hazırlıksız olarak (hemen) cevap verilebilecek cinsten kolay bir iş değil. Mutlaka üzerinde çalışmak, tetkik etmek ve araştırmak gerekir. Bütün bunlar vakit ister. Halbuki biz bir başka mevzu üzerinde durmak için geldik!

Bu sorudan vazgeçerek dedim ki:

— Pekâlâ… Müslümanların, müctehid imamların serdettiği delillere başvurarak bunlar içinden Kitap ve Sünnete en uygun olanım tercih etmeleri gerekir mi?

O, “Evet” diye cevap verdi.

Ben:

— Bu demektir ki bütün insanlar mezhep imamlarının sahip olduğu ictihad kudretine sahiptirler. Hatta bunlar daha büyük ve daha mükemmel bir güç ve kudrete sahiptirler. Çünkü müctehid imamların görüşleriyle alâkalı bir hükme varabilenler veya Kitap ve Sünneti esas alarak bu hususta bir hükümde bulunabilenler şüphe yok ki (o müctehid imamların) tamamından daha bilgilidirler!!.

O:

— Aslında insanlar üçe ayrılırlar: Mukallid, tâbi olan ve müctehid. Mezhepleri birbiriyle karşılaştırabilen ve bunlar arasında Kitab’a en yakın olanım seçebilenler, “tâbi olan’lardır sadece. Bunlar taklidle ictihad arasında bir seviyede bulunmaktadırlar.

Dedim ki:

— Mukallidin yapması gereken nedir?

O:

— Müctehidlerden rastladığı her hangi birini taklid eder.

Ben:

— Mukallidin, müctehidlerden her hangi birini değiştir-meksizin taklid etmesinde bir sakınca var mı?

O:

— Evet, böyle yapması haramdır.

Ben:

— Bunun haram olduğuna dâir delil nedir? O:

— sübhânehû ve teâlânm yükümlü tutmadığı bir şeyi kendisine gerekli görmek… delil budur işte.

Ben:

— Sen Kur’an’ı yedi kıraattan hangisiyle okuyorsun? O:

— Hafs kıraatıyla. Ben:

— Kur’an’ı sürekli aynı kıraatla mı okuyorsun, yoksa her gün bir başka kıraatla mı?..

O:

— Aksine, ben sürekli Hafs kıraatıyla okurum.

Ben:

— sübhânehû ve teâlâ seni, Peygamber sallallâhû teâlâ aleyhi ve sellemden tevâtüren naklolunduğu kıraatin dışında her hangi bir kıraatla yükümlü tutmamışken sen niçin kendini bu kıraatla yükümlü kılıyorsun?

O:

— Çünkü ben Kur’an’ın diğer kıraatlarını araştırmış değilim, ben Kur’an’ı ancak bu şekilde okuyabiliyorum.

Ben:

— İşte beriki, Şafiî mezhebinin fıkhını tetkik etmiş; öteki de bir başka mezhebi inceleme (ve öğrenme) fırsatı bulamadığından dinî hükümleri ancak öğrendiği bu imamın mezhebine göre uygulayabilmiştir. Eğer sen bu adamı, hepsini nazar-ı dikkate alsın diye müctehid imamların ictihadlarının tamamını öğrenmekle yükümlü tutarsan, aynı şekilde senin de Kur’an’ı bütün kıraat çeşitleriyle okuyabilmen için Kur’an’a âit kıraatların tamamını öğrenmekle kendi kendini yükümlü tutman gerekir. Ama eğer kendini bu işi başaramamakta mazur görüyorsan bu mukallidi de aynı şekilde mazur görmen icâb eder… Her neyse, biz diyoruz ki, ” Teâlâ yükümlü tutmadığı halde, mukallidi mezhepler arasında gidip gelmekle yükümlü tutmak nereden kaynaklanıyor? Yani Teâlâ, nasıl ki aynı mezhebi sürekli taklid etmekle kimseyi yükümlü tutmamışsa, sürekli bir mezhepten diğerine geçmekle de kimseyi yükümlü tutmamıştır.”

O:

— Haram olan şey sadece, Teâlâ’nın böyle emrettiğine inanarak kendisini yükümlülük altına sokmaktır.

Ben:

— Bu başka bir şey. Bunda ne şüphe ve ne de ihtilâf var. Ancak ‘ın kendisini yükümlü kılmadığını bilerek bir kimsenin her hangi bir mezhebi aynen taklid etmesinin bir sakıncası var mı?

O:

— Bir sakıncası yok.

Ben:

— Ama senin incelediğin bu kitapçık senin söylediklerinin aksini ifâde ediyor. Kitapçık bunun haram olduğunu, hatta bazı yerlerde, değiştirmeksizin muayyen bir imama tâbi olanın kâfir olacağını söylüyor.

O:

— Nerede?..

Kitapçığın cümle ve ibarelerini yeniden gözden geçirdikten sonra kitapçık sahibinin: “Hatta müctehid imamlardan muayyen bir imamı bütün meselelerde taklid eden bir kimse mutaassıptır, hatalıdır, kör bir taklid peşindedir ve böyleleri, dinlerini parça parça edip gruplara ayıranlardandır.” tarzındaki sözlerini incelemeye başladı ve:

“O, buradaki taklid ifadesiyle taklidin şer’an vacip olduğuna inanılmasını kasdediyor. Bu ibarede noksanlık var.” diye söyledi!..

Ben, “Kitapçık sahibinin bunu kasdettiğini nereden biliyorsun, niçin müellifin hatalı olduğunu söylemiyorsun?” deyince adam ibarenin doğru olduğunda ısrar etmiş ve: “İbarede bulunmasa bile müellif bunu demek istiyor ve o bu konuda hatalı değildir!..” diye karşılık vermiştir.

Ben:

— Ancak ibare bu takdirde her hangi bir hasmı hedef almamış olacağından ibarenin bir faydası olmaz (ve mânâsız olur). Öte yandan her Müslüman bilir ki, dört mezhep imamından her hangi birini aynen taklid etmek şer’î bir vecibe değildir ve eğer Müslümanlar bir mezhebi taklid ediyorlarsa şayet, bunu kesinkes kendi istek ve arzuları doğrultusunda yapıyorlardır.

O:

— Nasıl!.. Çoklarından ve bazı ilim adamlarından duyduğuma göre, bir mezhebi aynen taklid etmek şer’an vacipmiş, hatta bu mezhebi değiştirmek caiz değilmiş!..

Dedim ki:

— Sana bu sözü söyleyen gerek avamdan ve gerekse ilim adamlarından sadece birinin adını söyle.

Adam susmuştu, ancak sözümün doğru olduğuna da hayret etmişti. Ardından, çoğu kimsenin bir mezhepten diğerine geçmeyi haram saydıklarını, kendisinin hep böyle düşündüğünü tekrarladı durdu.

Ona, “Bugün tek bir kişi dahi bu yanlış düşüncenin peşinde değildir, evet Osmanlının son zamanlarında Hanefi mezhebinden diğer bir mezhebe geçmenin hoş karşılanmadığı rivayet edilir ki bu çok zayıf (bir ihtimal)dir ve -eğer anlatılanlar doğruysa- bu katı ve kör bir taassub örneğidir.” dedim.

Kendisine bir de şunu söyledim: “Mukallid ve ‘tâbi-uyan’ kelimelerinin birbirinden farklı şeyler olduğunu nereden çıkarıyorsun? (Eğer varsa) bu fark lügat yönünden midir, yoksa aralarındaki fark ıstılahı midir?”

Aralarındaki farkın lügavî olduğunu söyleyince, bu kelimeler arasındaki farkı göstermesi için lügat kitaplarını getirip önüne koydum ve dedim ki:

“Ebu Bekir radıyALLAHü teâlâ anh, Müslümanların kendisi için kararlaştırdığı vergi (ve zekât)’a itiraz eden bir ârâbiye: ‘Muhacirler buna razı olduğuna göre sizler de buna uymak durumundasınız’ diye söylemişti. Hz. Ebû Bekir radıyALLAHü anh ‘uymak’ kelimesini tartışmaya mahal bırakmayacak bir şekilde ‘muvafakat etmek’ mânasında kullanmıştır.”(2)

Bana cevaben: “Varsın bu iki kelime arasındaki fark ıstılahî olsun… Bir kelimeyi ıstılahı yönde kullanma hakkına sahip değil miyim?” dedi.

Ben de kendisine: “Elbette hakkındır, ancak senin ortaya koyduğun bu ıstılah meselenin esasına tesir etmez. Senin “tâbi olan” diye isimlendirdiğin kimse ya delilleri ve bu delillerden hüküm çıkarma yollarını bilir, bu takdirde kendisine müctehid denir; ya da delilleri ve bunlardan hüküm çıkarma yollarını bilmez, bu takdirde de kendisine mukallid denir. Bazı meseleleri bilip bazılarını bilmeyenlerin durumu da aynıdır, meselelerin bir kısmını bilenler bildikleri hususlarda müctehid, bilmediklerinde ise mukallid olurlar. O halde insanların müctehid ve mukallid diye ikiye ayrılması kaçınılmaz olup bu ikisinin durumu da belli ve ortadadır” diye karşılık verdim.

Dedi ki: “Tâbi olan” o kimsedir ki, söylenen sözleri ve bunlarla ilgili delilleri birbirinden ayırabilme ve bunların bir kısmını diğerine tercih edebilme yeteneğine sahip bulunur. Bu ise taklidden ayrı bir mertebedir.

Ben de buna karşılık: “Eğer sen sözler (ve hükümler)i birbirinden ayırabilme yeteneği ile bunlara âit delillerin kuvvetlisini zayıfından ayırabilmeyi kastediyorsan, bu ictihadda en yüksek bir derecedir… Peki sen şahsen böyle bir yeteneğe sahip misin?” deyince; o:

“Gücümün yettiği nisbette bunu yapabilirim” dedi.

Ona dedim ki: “Senin bir mecliste üç talâkla boşanan hanımın bir talâkla boşanmış sayılacağı hakkında fetva verdiğini biliyorum. Peki sen bu fetvayı vermeden evvel müctehid imamların bu konudaki delillerini gözden geçirdin ve sonra bu deliller arasında bir eleme yaptın da mı fetva verdin?.. Uveymir el-Aclânî, Resûlüllah aleyhissalâtü vesselamın huzurunda karısını lanetleşme yemininden sonra üç talâkla boşamış ve, ‘Ya ResûlALLAH, eğer ben onu tutarsam, ona karşı yalan söylemiş olurum, (binâenaleyh) o üç talâkla boştur’ demişti… Sen bu hadis-i şerifi biliyor musun ve bu hadisin konuyla alâkasını, cumhurun veya İbn Teymiye’nin bu hadis-i şerife bakış açıları hakkında malumatın var mı?”(3)

Bu hadis-i şeriften haberdar olmadığını söyleyince kendisine dedim ki:

“O halde, dört mezhebin konuyla alâkalı delillerinden ve bu delillerin zayıflık ve kuvvetlilik derecelerinden haberdar olmadan nasıl bu mezheplerin üzerinde ittifak ettikleri bir meseleye muhalif olarak fetva verebildin?..

İşte bizzat sen kendi kendini yükümlü kıldığın metod ve prensibi -ki bu metod kendi ıstılahınca ‘uyma, tâbi olma’ metodudur- terketmiş bulunuyorsun, bir de kalkıp bizi bu metodla yükümlü tutmaya çalışıyorsun!..”

Bunun üzerine, “O zaman yanımda müctehid imamların görüşlerini ve delillerini inceleyerek yeterli kitap yoktu” diye karşılık verdi.

Dedim ki:

“Peki, henüz Müslümanların kahir ekseriyetinin bu husustaki delillerinden haberdar değilken bu çoğunluğun görüşüne muhalif olarak seni alelacele fetva vermeye sevkeden şey neydi?”

“Bana bu konuda soru sorulmuştu, başka ne yapsaydım!.. Sonra elimin altındaki kaynaklar da sınırlıydı” diye karşılık verdi.

Kendisine: “Bütün âlimlerin ve müctehid imamların yaptığını yapabilirdin, yani “bilmiyorum” diyebilir veya dört mezhebin bu konudaki görüşünü yahut da bunlara muhaflif olan görüşleri -bu iki görüşten her hangi biriyle fetva vermeksizin-aktarabilirdin. Evet bunu yapabilirdin… Daha doğrusu senin görevin buydu. Dahası, problemi halletme (görevi) sana düşmüş değildi ki bu konuda her hangi bir çıkış yolu bulmaya mecbur kalasın!.. Ama -kendin de itiraf ettiğin gibi- dört mezhebin konuyla ilgili delillerinden haberdar olmadan bu mezheplerin ittifak ettiği bir meseleye muhalif olarak ve bu mezheplerin muhaliflerinin görüşlerini benimseyip tercih ederek kendi keyfîne göre fetva vermene gelince, bu, taassubun dik âlâsıdır. İşin tuhafı şu ki, bizzat içine düştüğün bu taassupla kalkıp bizi itham ediyorsun” dedim.

Cevaben dedi ki: “Dört müctehid imamın görüşlerini, Şevkânî, Sübülü’s-Selâm ve daha önce adı geçen efendiye âit Fıkhü’s-Sünneh gibi kaynaklardan öğrendim.

Kendisine: “Bu kitaplar bu konuda dört müctehid imama muhaliftirler. Hepsi de tek taraflı konuşurlar, sadece kendilerini teyid edecek delilleri öne sürerler. Sen iki hasımdan sadece birini ve bunun şahit ve yakınlarını dinlemekle mi yetinirsin?..” deyince, dedi ki:

“Ben bu davranışında kınanacak bir taraf göremiyorum. Benden fetva soran birine cevap vermek durumundaydım. Benim kendi anlayışımla ulaşabildiğim nokta buydu” tarzında karşılık verdi.

Ben de kendisine dedim ki:

“Sen (mukallid değil müttebi’, yani) tâbi olduğunu, bizim hepimizin de böyle olmamız gerektiğini söyledin. Sonra ‘uyma’yı, mezheplerin tamamının görüşlerine başvurmak, delillerini incelemek ve bu görüşler içerisinde doğruya en yakın olanını benimsemek olarak yorumladın ve böylece sen bu davranışınla kendi prensibini terketmiş oldun. Biliyorsun ki dört mezhep, (bir mecliste) verilen üç talâkın (tek değil) üç talâk kabul edildiğinde müttefiktirler. Yine bu mezheplerin elinde bu konuda senin vâkıf olmadığın deliller bulunduğunu bildiğin halde sen, bu mezheplerin icmâını terkedip kendi keyfî görüşün istikametinde davrandın. Peki sen daha evvel dört müctehid imamın tutundukları delillerin geçersiz olduğuna gerçekten inanıyor muydun?”

“Hayır, benim bu delillerden haberim yoktu, çünkü elimin altında bu delillerle ilgili kaynak bulunmuyor” dedi.

“Niçin (bu delillere) müracaat etmedin, Teâlâ seni asla bununla mükellef kılmamışken niçin (fetva vermekte) acele ettin?.. Senin cumhurun delillerinden haberdar olmaman İbn Teymiye’nin görüşünün teyidine bir delil değil midir? Taassup dediğin bundan başka bir şey midir ki?.. Bir de kalkıp bizi yok yere taassub içerisinde olmakla suçluyorsunuz” dedim.

Bana, “Elimde mevcut kitaplarda gördüklerim beni tatmin eden delillerdir ve beni bundan daha fazla birşeyle yükümlü kılmış değildir” diye söyledi.

Ben, “Bir Müslümanın, kitapların birinde bir husus hakkında her hangi bir delil rastlaması, bu Müslümanın kendi anlayışına uymayan (diğer) görüşleri -eğer bu (görüşlerin ve) mezheplerin dayandığı delillere vâkıf değilse- terketmesi için yeterli sebep midir?” deyince;

“Evet, yeterli sebeptir.” diye karşılık verdi!

Dedim ki: “Din ile yeni tanışmış bir genç düşünelim ve diyelim ki bu genç İslâmî bilgilerden de nasipsiz bulunsun ve farzedelim Teâlâ’nın, “Doğu da ‘ındır, batı da. Nereye dönerseniz ‘ın yüzü (zatı) oradadır. Şüphesiz ‘ın rahmeti (ve nimeti) geniştir, O her şeyi bilendir” (Bakara, 115) meâlindeki âyet-i celilesini okudu ve bundan da âyetin zahirinden anlaşıldığı üzere Müslümanların namaz kılarken diledikleri tarafa dönebilecekleri mânasını çıkardı. Ancak dört müctehid imamın Kabe istikametine dönme zarureti üzerinde ittifak ettiklerini duydu ve müctehidlerin ellerinde bu hususta delilleri olduğunu bildi ve fakat bunu tetkik etmedi. Bu adam namaz kılacağı zaman ne yapar, elinde mevcut delil çerçevesinde kendi kanaatine göre mi hareket eder, yoksa kendi anlayışının aksi üzerinde söz birliği etmiş bulunan müctehid imamlara mı tâbi olur?”

Bu soruma, “Kendi kanaatine göre hareket eder” diye karşılık verdi!…

“Meselâ” dedim, “bu genç doğu tarafına dönüp namaz kılsa namazı sahih olur mu?”

“Evet” diye karşılık verdi, “çünkü, o kendi kanaati doğrultusunda hareket etmekle mükelleftir!..”

“Farzet ki” dedim,”bu genç kendi kanaatince komşusunun hanımıyla zina etmekte, karnını şarapla doldurmakta, haksız kazanç temini ve .onun bunun malını çalıp çırpmakta bir beis görmese, şahsî kanaati böyledir diye bütün bunlar kendisine helâl olur mu?!..”

Adam biraz suskunluktan sonra, “Bana sorduğun bu sorular her halde gerçekleşmesi imkânsız olan vehmî (ve hayal mahsûlü) şeylerdir.” dedi.

Ben de “bunlar” dedim, “vehmî şeyler değildir; aksine bunların çoğu, hatta daha da tuhafları meydan gelmektedir. İslâm’ı bilmeyen Kitab ve Sünnetten haberi olmayan, (yukarıdaki) âyet-i celîleyi tesadüfen duymuş veya okumuş bulunan bir gencin, âyeti zahirî manasıyla değerlendiren her Arap gibi, namaz kılanların başka yöne değil de Kabe tarafına yöneldiklerini görmesine rağmen, insanların istedikleri tarafa yönelmesinde bir beis görmemesi… bütün bunların -Müslümanlar arasında İslâm’la alâkalı her hangi bir bilgiye sahip olmayanlar var olduğu sürece- düşünülmesi ve meydana gelmesi gayet normaldir. Her hâl ü kârda sen bu durumu -vehmî olsun hakikî olsun-gayr-i vehmî diye değerlendirmiş ve şahsî kanaatin her şeye yön vereceğini kabul etmiş bulunmaktasın. Bu da senin insanları mukallid, tâbi ve müctehid diye üç grupta değerlendirmenle çelişmektedir.”

Bunun üzerine dedi ki: “Araştırması gerekir, sonra o, hiç hadis veya bundan başka bir ayet okumamış mıdır?”

“Tıpkı senin talâk meselesinde fetva verirken müracaat edecek her hangi bir kaynağa sahip bulunmadığın gibi” dedim, “faraza onun da elinde konuyu araştıracak bir kaynağı yok ve kıble tayiniyle ilgili bu âyetten başka her hangi bir âyet de okumamıştır. Bu durumda sen o gencin müctehid imamların icmâmı terkedip kendi şahsî kanaati doğrultusunda hareket etmesi gerektiğinde ısrarlı mısın?”

Bu soruma da, “Evet, eğer araştırma ve tetkik imkâm bula-mamışsa (kendi şahsî kanaatine göre hareket etmekte) mazurdur. Kendi görüşü ve araştırması çerçevesinde hareket etmesi yetişir” diye cevap verdi!

Ona, “Bu sözlerini aynen neşredeceğim, çünkü bunlar tehlikeli ve acaip sözlerdir” dedim.

O, “İstediğin gibi yayınlayabilirsin, bundan korkum yoktur” dedi.

Dedim ki: ” sübhânehü ve teâlâdan korkmadıktan ve O’nun, ‘Eğer bilmiyorsanız bilenlere sorunuz’ (mealindeki) âyet-i celîlesini görmezlikten geldikten sonra benden korkman mümkün mü!..”

Bana, “Kardeşim, bu müctehid imamlar hatasız değillerdir, ama o adamın dayandığı âyetse kendisi için hata söz konusu olmayan sübhânehü ve teâlânın kelâmıdır. O halde masum (ve hatasız) olan bırakılıp da masum olmayanın (hata yapabilecek olanın) ardından nasıl gidilebilir?” diye karşılık verdi.

“Be adam” dedim, “masum ve hatasız olan şey, sübhânehü ve teâlânın “Doğu da ‘ın, batı da…” sözüyle kasdettiği gerçek mânadır; yoksa İslâmî kültürden, İslâm’la alâkalı hükümlerden ve Kur’an’dan büsbütün uzak olan bu gencin anladığı şey değildir. Ben sana bu cahil gencin anlayış ve değerlendirmesiyle müctehid imamların anlayış ve değerlendirmeleri arasındaki mukayeseyi soruyorum, ki bunların her ikisi de masum değildir; ancak beriki cehalet ve sathîlikle muttasıf iken diğerleri ilim, irfan, dikkat ve titiz araştırma gibi vasıflarla mücehhezdirler.”

Buna karşılık, ” onu gücünün üstünde bir şeyle mükellef kılmamıştır” diye söyledi!..

“O halde” dedim, “benim şu sualime cevap verir misin: Diyelim ki bir adamın iltihâbî hastalıklardan rahatsız bir çocuğu var. Şehrin bütün doktorları bununla ilgilenmiş, buna muayyen bir ilaç verilmesi hususunda söz birliği etmişler ve babasına da, çocuğa penisilin yaptırmamasını tenbih etmişler, bunu yaptığı takdirde çocuğun öleceğini söylemişlerdir… Fakat çocuğun babası tıpla ilgili bazı yayınlarda penisilinin iltihâbî hastalıklara iyi geleceğini okumuştur. Bu konudaki malumatına dayanarak doktorların kendisine söylediklerini bir yana bırakmıştır; çünkü doktorların (çocuğu hakkında) söylediklerinin dayanağını bilmemektedir. Sonra da kendi şahsî kanaatıyla çocuğa penisilin tatbik ederek tedaviye kalkışmış ve ardından da çocuk rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur. Bu adam sizce yaptıklarından sorumlu mudur ve hatalı bir iş yapmış mıdır, yapmamış mıdır?”

Biraz düşündükten sonra adam, “Bunlar birbirinden farklı şeyler” diye karşılık verdi.

“Bilâkis” dedim, bunlar birbirinin aynıdır. O adam nasıl ki müctehid imamların ittifakını duymuşsa, bu adam da doktorların ittifakım duymuş; fakat tıpkı o adamın, Teâlâ’nın Kitabı’nda başkasına değil de sadece okuduğu âyete istinad etmesi gibi, bu adam da başkasına değil, sadece tıbbî neşriyattan kendi okuduklarına istinad etmiştir. Öteki şahsî kanaatini nasıl kullanmışsa, beriki de şahsî kanaatini kullanmıştır!..”

Dedi ki: “Kardeşim, Kur’an nurdur, nur! Nur, delâlet yönünden başka sözlere benzer mi hiç?”

Ben de devamla:

“Ve Kur’an’ın nuru, ona bakan ve okuyan herkesin aklına aksedince de bunlar onu ‘ın murad ettiği şekilde anlarlar?! Madem her iki kesim de bu nurdan (aynı derecede) istifade ediyorlar, o halde ilim ve hikmet erbabıyla diğerleri arasındaki fark nedir?

Evet… her iki örnek de birbirinin aynıdır. Aralarında hiçbir fark yoktur. Şu soruma mutlaka cevap vermelisin: Yukarıda temas ettiğimiz iki şahıs da kendi şahsî kanaatine mi uyacak, yoksa konusunda ihtisaslaşmış olanları mı taklid edecek?” dedim.

O cevaben:

“Aksine; şahsî kanaati esastır” dedi.

Ben de; “Kendi kanaatini kullanması sebebiyle” dedim, “çocuk öldü. Peki bu adam için şer’î veya kazâî bir mesuliyet söz konusu mudur?”

Adam gürleyerek: “Onun için herhangi bir mesuliyet yoktur” dedi!..

“Sarfettiğin bu sözden sonra” dedim, “artık bu tartışmayı bitirelim. Böylece seninle benim aramda tartışmayı mümkün kılacak bir asgarî müşterek kalmamıştır. Verdiğin bu acaip cevapla sen Müslümanların icmâmı büsbütün terketmiş oldun, bu sana yeter… ‘a yemin olsun ki, eğer siz kör bir taassubun içinde değilseniz, yeryüzünde taassup namına hiçbir şey yoktur.”

Câhil bir Müslüman Kur’an’dan okuduğu bir âyetle ilgili şahsî kanaatini kullanıyor ve bütün Müslümanların aksine kıbleden başka yöne doğru namaz kılıyor ve kıldığı bu namaz doğru oluyor! Öte yandan cahil bir kimse şahsî kanaatini kullanarak keyfîne göre tabiplik yapıyor, tedavi uyguluyor ve hasta gözlerinin önünde ölüyor; buna rağmen kendisine, ellerine sağlık, Ömürler versin deniliyor!..

Peki, bu adamlar bizi neden kendi halimize bırakmıyorlar, anlamıyorum. Bıraksınlar, biz de dinî hükümleri ve bunlarla ilgili delilleri bilmeyen cahillerin mutlaka müctehid imamlardan birinin mezhebine sarılmaları, bu imamların Teâlâ’nın Kitabı ve O’nun Resulünün sünnetinden kendilerine gösterdiklerine uymaları gerektiği hakkındaki şahsî kanaatimizi kullanalım.

Onlar nezdindeki bu görüş her ne kadar hatalıysa da, siz varın bunu her türlü şahsî kanaatin (kolları arasına ve) merhametine terkedin. Kıbleye arkasını dönen kimsenin namazı varsın doğru olsun ve görüşü de zararı yok onlar için bir örnek olsun. Öte yandan çocuğunun ölümüne sebep olanın bu davranışı da varsın tedavi ve ictihad olsun!..

——————————————————————————–

1 Bu sözleri, benim sözleri değiştirdiğimi ve çarpıttığımı iddia edenlere bir cevap olarak yazıyorum. Beni bu yola tevessülden korkusunun alıkoymadığını bir an için düşünsek bile (cereyan eden konuşmaları) kulaklarıyla duyan ve (hadiseyi) gözleriyle gören yaklaşık on kişinin şehâdeti mâni olur.

2 Teâlâ’nın: “İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o anda her iki taraf da azabı görmüş, nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır.” (Bakara, 166) mealindeki ayet-i celilesinde “uyma” tabiri, kör taklidin en düşük ve en kötü bir örneği olarak gösterilmiştir.

3 Bu hadis-i şerif, tek sözle üç talâk verildiği zaman boşanmanın üç talâkla gerçekleşeceğine delil sayılan diğer birçok sahih hadisler cümlesinden bir hadis-i şeriftir. Bu konuda bilgi için “Mukayeseli Fıkıh Hakkında Seminerler” adlı kitabımıza müracaat edilebilir.

RAMAZAN EL-BUTİ…

http://www.delikanforum.net/konu/75102-benimle-bazi-mezhepsizler-arasinda-cereyan-eden-bir-munakasanin-ozeti-r-el-buti.html

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: